Ütopya, gerçekleşmesi imkânsız ideal toplum yapısı tasarımına denir. Aynı zamanda olumsuz olarak da var olan bir kavramdır, distopya. Geçmiş dönemlerde birçok ütopya örneğine rastlıyoruz. Bunlardan bazıları; Platon’un ideal devlet yapısı, Farabi’nin erdemli toplumu ve Thomas More’un ütopyasıdır. Bu örneklerden Thomas More’unkini göz önünde bulundurduğumuzda ve kitabında da rastladığımız gibi bir sürü ütopik kavrama rastlıyoruz. Bu kavramların önemlilik derecesi herkese göre farklı olmakla beraber, bazılarına göre en önemli özellikler; savaş, erdem ve özel mülkiyettir çünkü bir toplumun ya da devletin ütopya olması için belirli statüler olmalıdır. Ancak ben bu görüşe kesinlikle katılmıyorum çünkü eğer bir toplumda statüler olup eşitlik olmazsa bu sorunlar çıkacak ve bu sorunlar savaş ve katliamları doğuracak böylece kazananlarda erdemli statüsüne geçeceklerdir.

Daha önce de belirttiğim gibi ütopyada sosyal statülere yer verilmemelidir. Bu sağlandığında, eşitlik sağlanıyor ve bu yüzden özel mülkiyet hakları ortadan kalkıyor. Aynı Thomas More’un yazdığı Ütopya kitabında da rastladığımız gibi Ütopya adasında özel mülkiyet yoktur ve bütün yerler, malzemeler, pazarlar, ürünler herkese aittir. Hatta bir toplumun özel mülkiyetten yoksun olması o toplumun para sıkıntılarının olmadığını ve böyle devam ederse olamayacağını gösteriyor. Kitapta bu konu bağlamında rastladığımız örneklerden biri evlerin çift kapısı olması ve bu kapılardan birinin sokağa bakarken diğerininse bahçeye bakması ve hiçbir anahtar ya da kilit kullanılmadığı için herkesin girip çıkabilmesi bu devletin aslında özel mülkiyete şiddetle karşı olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda bu evlerin on yılda bir aileler tarafından değiştirildiğini ve bu evlerin rahat ve huzurlu olduğunu gördük. Ayrıca aileler her sokakta bulunan halkevlerinde yemek yerlerdi ve bu halkevleri yaklaşık otuz aileyi içine alabiliyordu ve bu yüzden çok tercih ediliyordu. Ancak bu özel mülkiyetlerin bir tarafı yanlış gelmektedir bana. Eğer bu toplumda özel mülkiyet yok ise o zaman neden şehirlilerin evlerinin bahçeleri daha bakımlı olurdu?

Kitapta dikkatimi çeken bir diğer başlık ise Ütopya halkının savaşa karşı olan hisleridir:  “Ütopyalılar savaştan da vuruşmadan da pek hayvanca bir şey diye tiksinir, iğrenirler. Kaldı ki, bu işi insanların yaptığı kadar hiçbir hayvan yapamaz. Bütün öteki ulusların tersine, savaşta kazanılan şerefi şerefsizliğin ta kendisi sayarlar.” Ütopya halkı savaşa karşı çıksa da savaş için hazırlık yapmış ve talimler yapılmıştır ancak bu talimlere normalden farklı olarak erkeklerle birlikte kadınlarda katılmıştır çünkü Ütopya halkı her türlü olaya ve duruma hazır olmak isterlerdi. Savaşmak istemeseler bile bir şekilde topraklarını korumak ve köle durumuna düşmemek için kendi güçleriyle bu konularda başarılı olmak istemişlerdir. Aynı zamanda savaşmalarının başka önemli nedeni ise daha önceden arkadaşlarına yapılmış olan zulümlerin öcünü ve intikamını almaktı. Ütopya konu olunca kesinlikle ve kesinlikle savaş ve herhangi türlü bir eziyet olmamalıdır. Tam olarak bir ütopya olabilmesi için ne suç ne de ceza olmalıdır, eğer bunlar gerçekten var olursa ütopya da olmuş olur. Bu kitabın bir distopik özelliği ise savaşta eğer biri silah tutmuşsa o kişiyi köle yapıyorlar ama bu kölelik durumunu da bir şekilde olumlu hal aldırmışlar ve daha önceden köle olan bir kişiyi veya bir kölenin çocuğu bu adaya geldiğinde kesinlikle ve kesinlikle “özgür” sayılıyordu.

Bir kişinin erdemli olması o kişinin ahlaklı, alçakgönüllü, yiğit, doğru ve iyi olması gerektiğini gösterir ve kitabımızda erdemli olarak Tanrı görünmektedir. Bu adada din özgürlüğü vardır, adanın belirli bölümlerinde hatta bazı şehirlerin belirli bölümlerinde değişik tapınmalar olduğunu gördüğümüz halde adadaki genel çoğunluk ve adanın en “akıllıları” tek bir Tanrı olduğunu kabul etmiş ve ona “Baba” olarak hitap etmişlerdir. Tanrı hiçbir şekilde bilinmez, tanımlanmaz ve anlaşılmazdı. Tanrı her şeyin oluşumu; doğması, büyümesi, çoğalması ve ölmesiyle bilinirdi. Adada bu kadar farklı din ve tapınma olmasına rağmen herkesin inandığı “Mithra” denilen dünyayı yaratan ve yürüten olarak üstün bir varlığın olduğu kabul edilmiştir. Bu üstün varlık herkes için değişmekteydi ama bir konuda hem fikirdiler; bu üstün varlık insan aklının yetemeyeceği kadar üstün, erdemli ve alçakgönüllüydü. Ve bu üstün varlık hiçbir şekilde görülmemezlikten gelinmiyordu. Herkesin bu varlığı kabul etmesi bir düzen, ama farklı şekilde kabul etmeleri yine bir düzensizlik ortamı oluşturuyordu.

Bir sürü konuda aynı fikirde olmalarına rağmen yine de insanlar arası küçük düşüncelerin farklı olması o toplumun ütopya kategorisine girebildiğini göstermez çünkü bu düzen bir düzensizlik ve bu düzensizlik bir kaos ortamı yaratmaktadır. Yani gerçek anlamda bir ütopyaya ulaşabilmek için hiçbir şekilde yöneten olmamalıdır ve buna rağmen dünyadaki en büyük eserlerden biri olan Thomas More’un Ütopya’sında bile bir yönetici grup, bir başkent vardır. Ütopyanın bileşenlerinin yüzde yüz eşitlik ve beyin yıkaması olduğunu düşünüyorum çünkü yönetim olmadığı sürece her toplum bir kargaşa içine girer ve sonuç olarak ütopya başarısız olur yani distopya olur. Bu duruma günümüzden bir örnek vermek gerekirse en basitinden bir animasyon filmi olan “Wall-e” çok güzel bir şekilde bu zıtlığı yansıtmaktadır. Bu yüzden gerçek bir ütopya var olabilir mi ya da her ütopya bir distopya mıdır?

Ezgi Nur YILMAZ