Eylül’ün on beşiydi. Havalar soğumaya başlamak istiyor ama sanki sıcak hava bastırıyordu bu isteklerini. Sıcak, bunaltıcı bir havadan bahsetmiyoruz şu anda. Ilık bir pazar günüydü söz ettiğimiz. Abel, her zaman içtiği kahvesini eline almış, ayaklarını uzatarak bir yandan elindeki gazeteyi düzeltmeye çalışıyor, diğer yandan da masanın ucunda bulunan kitabı göz hapsine almış bir şekilde, kahvesini yudumluyordu. Her pazar karşı karşıya kaldığı rutinlerden biriydi bu da, her şey aynı gibi gözüküyordu şimdilik, doğru ya nereden bilebilecekti bugünün hayatını değiştireceğini. Gözlüklerini aradı odanın her bir yanına baktı, artık gözlüksüz okuyamıyordu, gözleri de yenik düşmüştü tıpkı onun gibi birden gözlüklerinin yerde olduğunu fark etti. Sol eliyle yerden yavaş bir hamleyle aldı gözlüklerini sağ eliyle de her zaman okuduğu gazeteyi kavradı avucunun içiyle. Fakat farklı bir ilan çarptı gözüne. Gazetenin ikinci sayfasının sol alt kısmında bir reklam gördü. ‘Nefes için buradayız’ sloganı altında hiçbir şey yazmıyordu. Simsiyah bir arka planın üstüne bembeyaz bir şekilde yazılmıştı bu yazı. Çok merak etti Abel bu reklamın ne olduğunu; çünkü kendi isminden bahsediyordu bu reklam. Abel’in anlamı da nefes demekti çünkü. Annesi koymuştu bu ismi, ama annesinin neden bu ismi koyduğunu bilmiyordu, daha doğrusu öğrenememişti hayatı boyunca. Annesi gözlerini yumarken yaşama, ‘bir gün öğreneceksin’ demişti. O gün den sonra her an bekledi öğrenmeyi, daha doğrusu öğrenebilmeyi ama artık kurcalamıyordu da hiçbir şeyi zamanı gelince öğreneceğini düşünmeye başlamıştı artık. Bütün bunlar aklının bir köşesinden geçerken, birden kapı çaldı ve kapıyı açtığında yerde duran bir zarfla karşılaştı. Mektubun üstünde sadece Abel yazıyordu el yazısıyla. Ne bir soy isim ne de bir adres vardı. Mektubu eliyle yavaşça açmaya çalıştı. Hızlıca, düşüncesizce yapılan hareketlerden hoşlanmazdı. Odaya geldiğinde mektubu açmayı başarmıştı. Yine oturduğu pozisyonu alarak, zarfın içindeki kâğıdı çıkardı ve gazetedeki aynı görüntüyle göz göze geldi. Bu zarfta sadece gazetede gördüğü sloganın yazdığı kağıt yoktu, kağıdın arkasına saklanmış uçak biletine benzer bir şey vardı. Bu bilete benzeyen şeyin üstünde karışık bir şekilde yerleştirilmiş sayılar vardı, gideceği yer yazmıyordu bu biletin üstünde. Bu kâğıdın arkasını çevirdiğinde ise şöyle yazıyordu. “Saat 16.45’te uçak seni almaya gelecek’ İnanamadı, neler olduğuna akıl sır erdiremiyordu. Birden masanın üstündeki kitabı hatırladı. Thomas More’un eseri Utopia’ydı. Nasıl bağdaştırmalıydı bu tesadüfleri bilmiyordu. Kendini kötü hissettiği anlarda bu kitaba sarılırdı, elinin altında dururdu bu kitap.16 yaşında annesini kaybettiğinden beri, onsuz yapamıyordu. Her an ihtiyaç duyuyordu bu kitaba. Şimdi ise kırk beş yaşındaydı. Annesinin ölümünün üzerinden yaklaşık otuz yıl geçmiş ama atamamıştı bu acıyı üzerinden. Birden bilete benzeyen kâğıda tekrar baktı ve bu olaya imkan veremedi. Biletin üzerinde yazan saat yani 16.45,onun hayatındaki dönüm noktalarını gösteriyor olabilirdi. Şimdi ne yapmalıydı bilemiyordu ya da ne yapmamalıydı onu da kestiremiyordu. Saat 16.35’ti.Sadece on dakikası vardı karar vermek için sadece on. Bütün her şey sanki birbirine bağlıydı. Birisi çözülürse, hepsi çözülecekmiş gibi hissediyordu vücudunun bir yerlerinde. Zaman geçmek bilmiyordu sanki gözlerini kapadı ve birden hayal etti neler olabileceğini ya da şu an ne halde olduğu geldi gözlerinin önüne.

İlk defa hızlı düşünüyordu, hızlı karar vermesi gerekiyordu. Bilmediği, karşılaşmadığı mekânlarda belki başka canlılarla karşılaşacaktı. Hep o hayal ettiği, Utopia kitabında da Raphael Hythloday’ın anlattığı yer canlandı gözünün önünde. Onun soy isminin gevezelik anlamına geldiğini biliyordu bu yüzden belki de gerçekten boş bir gevezelikti bu anlattıkları diye düşündü, doğru ya kitaptı bu kurgulanmış; ‘hiçbir yer’i’ anlatmak için gerçek dışı sembollere başvurulmuş olabilirdi. Fakat kafasını karıştıran niye böyle bir mektup geldiği olmuştu. Artık her şeyin teknolojik bir şekilde halledildiği bu çağda yaşarken bu mektup çok anlamsızdı onun için, olağandışıydı. Üstüne üstlük kendi adına gelmesi, kafasını daha çok karıştırmaya yetmişti. Saat 16.44 i gösteriyordu. Birden evinin ön tarafında, küçük bir uçakla karşılaştı. Tam bir uçakta denilemezdi buna uçağa benzediği doğruydu fakat gördüğü gelişmiş uçaklara dair hiçbir iz taşımıyordu. Yavaşça çıktı evinin kapısından, eliyle sıkı sıkı tuttuğu kapısının kolunu, yavaşça bıraktı. Sadece kapı kolunu da bırakmamıştı; her şeyi bırakmıştı, kahvesini bile bitiremeden masanın üzerine koymuştu. Uçağa hızlı adımlarla yaklaştı. Bir yanı nefes alamıyor, diğer yanı ise heyecanlı bir bekleyiş içerisindeydi. Uçağın kapısını açtı ve uçağa binerek hızlıca uzaklaştı kendinden, eski hayatından. Pişman mıydı bilmiyordu şu anda, bilinmeyen bir yere doğru yol alması en çok ürperti duygusunu harekete geçirmişti vücudunda. Vücudundaki her bir hücre, ürperti ve korkuyla sarılmıştı.

Uçağa bindiğinde kendi duygularını bastırmaya çalıştığı için daha doğrusu iç sesiyle konuştuğu için dış sesleri duymamazlıktan gelmişti. Bu yüzden birden ses duyunca kendine geldi. Bıraktı konuşmayı kendisiyle ve sola doğru dönerek, uçağı kullanan adamı incelemeye koyuldu. Bir şeyler söylemeye çalışıyordu, bu adam düşündüğü kadar da farklı değildi aslında sadece üzerinde görkemli, süslü kıyafetler yoktu. Sade giyinmişti, sanki gitmekte olduğu yerin temsilcisi olarak gönderilmişti. Sol elinde bir ip vardı. Bileklik gibi takılmış fakat kırmızı bir ipten gelişigüzel bağlanmıştı. Adam sakince konuşmaya başladı. “Biliyorum şu anda yaşadıkların, gördüklerin çok saçma gelecek sana, hiçbirinin gerçek olduğuna inanamayacaksın belki de. Benim geldiğim yer, aslında senin hayallerindeki yer, senin için hazırlanmış ve senin duygularından yola çıkılarak kurulmuş bir şehir, kasaba, köy. Ne demek istersen adına sen karar ver sadece şunu bil ki bu yer senin için, ‘Nefes alman’ için.” O anda Abel hiçbir şey söylemedi. Zaten söylemesine de gerek kalmamıştı. Çünkü gelmişlerdi bilinmeyen bu yere. Her şey çok yabancı geliyordu, bilmiyordu kimseyi ama buna rağmen daha çok benimsemişti burayı bildiği yerlere göre. Çok yakın ve tanıdık gelmişti burası ona. Şehir demek istiyordu fakat bildiği şehirler kadar gelişmiş değildi burası, köy diye hitap etmek istiyordu fakat o kadar da küçük değildi. En uygun sözcük kasaba olmalıydı herhalde. Evet, kasaba en iyisi diye düşündü. Bu kasabada gezinmeye başladı. Çiftçiler, köylüler vardı. Herkes bir yerlerden bir yerlere koşturuyordu, buna rağmen yüzlerinde gülümseme eksik olmuyordu. Aynı zamanda bütün çiftçiler aynı şeyi giyiyorlardı. Hiçbir kimseyi ayırt etmemeye çalışıyor gibi gözüküyorlardı. Birden yoldan geçen bir çocuk ve babası Abel’e gülümsedi. Babası’nın mavi tulumu, çiftçilerin kıyafetiyle aynıydı. Fakat küçük çocuğun giydiği yeşil tulum, gördüğü herkesten farklıydı. Üzerini incelediği çocuk, Abel’in gözlerinin içine bakarak : “Ben resim yapmayı çok seviyorum,bu yüzden beni sanatçıların olduğu kısma yönlendirdiler,sanatçılar hep bu renk giyerler işte ben de bu renk giyiniyorum” dedi.Abel bu cevap karşısında şaşakaldı.Çünkü küçüklüğünden beri hep resim çizerdi,ne zaman sıkılsa resme sıkı sıkı sarılırdı,nasıl Utopia kitabına sarıldığı gibi boya kalemlerini de öyle kucaklardı .Bir gün ressam olacağına dair hayaller kurardı,fakat aile büyükleri desteklememişti onu,izin vermemişlerdi hayallerini gerçekleştirmesine,onun bu yeteneğini ve hevesini köreltmesini sağlamışlardı adeta.Birden omzuna dokunan kolla irkildi.Omzuna dokunan bu adam,onu buraya getiren insanın ta kendisiydi.   “Gördüğüm üzere, etrafı incelemeye başlamışsın, biraz da ben yardım edeyim sana burayı anlaman için. Burada herkes kendi isteği doğrultusunda meslek seçerler. Yetenekli olanlar, yetenekli oldukları alanlara yöneltilirler. Bu yüzden de bir bakıma şehrin ihtiyaçları doğrultusunda yurttaş istediği zanaatı yapmakta özgür bırakılır. Burada herkes birbirine yardım ettiği için, aynı zanaat grupları aynı kıyafetleri giyerler. En fazla sekiz saat çalıştıkları için yorulmalarına olanak yoktur. Boş zamanlarda birlikte oturup yemek yenir, kimse yalnız bırakılmaz ve kumar gibi oyunlar oynanmaz.” Yalnız, sözcüğünü duyduktan sonra Abel irkildi. Çünkü biliyordu ki hayatı boyunca hep yalnız yaşamaya mahkûm bırakılmıştı, babası annesi ölürken, kumar oynamakla meşguldü. Eğer o iki zarı bırakıp gelseydi eve, belki annesini yetiştirebilirlerdi hastaneye belki de annesiz kalmazdı küçücük yaşta.İşte bu yüzden ‘Utopia’ kitabını daha da bağdaştırmıştı kendisiyle. Zar, iskambil gibi, budalaca ve zararlı oyunlarının hiçbirini bilmezdi. İlk defa bu kitapta karşılaşmıştı bu cümleyle. İkinci defa burada duyulunca irkildi. “Yalnızlık” ve “Kumar” ona çok yakın gelmişti ama bir hayli de uzaktakileri canlandırmıştı kafasında. Bir o kadar yakın ve bir o kadar da uzaktı bu kelimeler ona. Yolda gelirken, ‘bu senin nefesin’ diye söyleyen adama, buradaki insanların yaşayış biçimlerini duyduktan sonra tekrar inandı, bu onun nefesiydi sadece onundu, ona aitti; ama kafasında yine sorular vardı. Yaşayışları nasıl bu kadar mükemmel olabilirdi. Onlar başkalarına bu kadar iyi olsalar da başka devletler onlara karşı hep hoşgörülü olmayabilirdi. Hızlıca yutkundu ve sorusunu sormak için adamın yüzüne baktı. “Peki ya savaş çıkmıyor mu bu ülkede hiç, diğer komşu ülkeler size hep mi saygı duyuyorlar? Bu biraz imkânsız değil mi?” diye alaycı bir şekilde konuştu. Aslında kendisi de pişman olmuştu, böyle bir soruyu böyle bir tonla sorduğu için. Ama karşısındaki genç adam, hiçbir şekilde gülümsemesini kaybetmeden ustaca bir şekilde cevap verdi:

“Evet, dostum haklısın. Burada da savaş olur. Fakat bu savaşlar çok nadir çıkar. Çünkü biz diğer komşu devletlerle, hep konuşur ve onlarla ürünlerimizi paylaşırız. Biz savaştan nefret ederiz. Her aklı başından olan insan etmeli de öyle değil mi? Sana şu örneği vermek isterim. ‘Hangi insan, zalimin masumu alt etmesinden, azgın bir köpeğin ürkek bir tavşanı parçalamasından zevk duyabilir?’ Bu sözü bildiğin için söylüyorum dostum sana. Nasıl avcılık bu kadar aciz olabiliyorsa, savaşta bu kadar acizliktir. Çünkü hiçbir zaman güçlü, güçsüzü yenip; mutluluğa huzura kavuşmaz. İşte bu yüzden de savaşmadan önce biz onları toplumuza davet ederiz. Eğer yine de gelmek istemezlerse, işte o zaman başkalarının hayatlarına mal olmamaları için onları hayat bile denilemeyen yaşayışlarına son vermek zorunda kalırız.”

“ Seni anlıyorum sevgili dostum, hem de çok iyi anlıyorum.” dedi Abel. Çünkü o savaşa tanıklık etmişti, savaşla burun buruna gelmişti. Küçücük çocukların nasıl zalimce öldürüldüğünü biliyordu, keşke unutabilseydi o günleri; gerçekten de delicesine unutmak isterdi ama unutamamıştı, sadece burada unutabileceğini biliyordu ve sadece buranın yaralarına iyi geleceğini düşündü birden.

Saat 19.30’u gösteriyordu. Yemek zamanı gelmişti. Bu yüzden yemek yerine doğru koyulmuşlardı. Abel, çok acıkmıştı. Bütün hayatını düşünürken, bulunduğu sohbetin içinde benliğini bulmaya çalışırken, unutmuştu açlığını. Yemek yeri çok büyüktü. Küçük küçük masalar vardı. Daire şeklinde yerleştirilmişti bu masalar. Herkes yemeğini almış, fakat kimse yemeğine dokunmamıştı. Ortaya doğru bakıyordu bütün gözler. Birden ortada genç bir kadın belirdi. Bu kadın, konuşmaya başladı. Bugünün nasıl geçtiğini, eksikleri ve güzelliklerden bahsetti. Elini yukarı doğru kaldırıp bütün herkesi selamladı ve yerine oturdu. Elini yukarı doğru kaldırdığında kırmızı bileklik takıldı Abel’in gözüne. Herkeste vardı bu bileklik, onu buraya getiren adamda da vardı. Gözleriyle insanları incelediğini fak eden adam Abel’e dönerek: “Herkesin elinde var o bilekliklerden, çünkü o bileklikler bizim buraya ait olduğumuzu gösteriyor. Renginin kırmızı olmasının nedeni ise otuz yıl önce buranın kurucusu olan atalarımız, savaşmak zorunda kaldıkları insanların dökülen kanlarını temsil etmek için kırmızı rengini uygun gördüler. Şimdi soracaksın nasıl böyle bir düzen var diye,sen sormadan söyleyeyim.Burada özel mülkiyet diye bir şey yoktur.Bütün mallar hepimizindir,halkımızındır. Ortak ambarlarımız olduğu için kimse hiçbir şeyden eksik kalmaz. Bizi yönetenler, bu ambarların doluluğundan sorumludurlar. Yönetenlerden bahsetmişken, bizim bu kasabamızın yöneticileri gizli oyla seçilir. Demokratik bir seçim yapılır anlayacağın. Diğer kasabalarımızda da durum böyledir. Her ayın on altısında toplanıp bizi temsil etmek amacıyla toplantıya katılırlar.”

Bunları duyduktan sonra çok etkilenmişti Abel. Hiç gitmek istemiyordu buradan, buraya geldiğine o kadar sevinmişti ki, hayatında ilk defa bu kadar hızlı bir karar almıştı ve hayatını değiştirmişti bu karar. Bu kasaba onun hayal ettiği ‘hiçbir yer’di. Hep olmasını istediği, ama olamayacağını bildiği. Birden arkasını döndü ve kapıya çarptı. Evinin içindeydi, kapı aniden tekrar çaldı. Kapıyı yavaşça açtı ve aşağıya doğru eğilerek zarfı aldı. Bu zarf, ona gelen zarfın aynısıydı fakat içinde hiçbir şey yoktu. Zarfı alarak,odaya doğru yürüdü.Koltuğa oturdu ve yarım kalan kahvesi hala masadaydı.Gazete de daha açılmamış,okunmayı bekliyordu.Fakat “Utopia” kitabı açık kalmıştı.Kitabın sayfasını kendisine çevirdi ve karşılaştığı söze inanamadı.Şöyle yazıyordu kitapta: “Belki bizlerden daha başka düşenler olmuştur oraya.” Abel’in yüzünü sıcak bir gülümseme kapladı. Sanki gördüğü her şey ona aitmiş gibiydi. Her şey onun hayatıyla özleşiyordu. Akşam yemeğinin saati 19.30 bile ona dair izler taşıyordu.19 yaşında savaşa tanıklık etmişti, otuz yaşında kör kütük aşık olduğu aşkını kaybetmişti. Bütün sayılar onun hayatının dönüm noktasıydı. Kırk beş sayısı da artık bunlardan biriydi. Birden onu oraya götüren adamı düşündü, adamın ismi yoktu. İsmini bile bilmiyordu, her şey herkes onu götürebilirdi oraya bu yüzden belki de ismi yoktu diye düşündü. Tek bir nefes uğruna gidilen burası, hayatının en son dönüm noktası oldu. Bu günden sonra, artık ne zaman kendini kötü hissetse bu zarfa bakıp gülümsedi.Bu ‘hiçbir yer’ hayatının her yeri olmuştu.Soğumuş kahvesine baktı ve kahvesinin ilk yudumunda anlayamadığını isminin anlamını son yudumunu yudumlarken artık anlamıştı.

Selay YENER