By 

Okuldaki son dönemimde son derece keyif duyduğum derslerden biri, çok değerli hocam Ayşenur Demiralp’ten aldığım “16.Yüzyıl Düz Yazısı” dersi oldu. Dersin ilk haftalarında detaylı bir Thomas More ve Utopia incelemesi gerçekleştirdik. Böylece uzun zamandır arzu ettiğim fakat sürekli ertelediğim Utopia’yı okuma keyfine erişmiş oldum. Hem yazarı, hem de eser beni ayrı ayrı cezbettiğinden kısmi bir araştırma yaparak bilgimi genişletmeye ve tabiri caizse cilalama konusunda karar kıldım. Çünkü hem tarih, hem siyaset, hem sosyoloji, hem de edebiyat gibi konuları kapsadığından kitabın kişiye kattıkları hiçte küçümsenemez. Bu yazının amacı More’un hayatı ve eserinin düşünce, edebiyat ve siyaset dünyasındaki sonraki kuşaklara büyük etkileri, eserinin önemli noktalarını incelemek ve yazarın eseriyle kendi yaşamı arasında çelişkili görülen bazı noktalar hakkında fikir yürütmektir. Bunlara ilaveten, internette konu hakkında Türkçe kaynak yetersizliği ve bu yazımın çok ufakta olsa bu yetersizliği giderecek olması beni ayrıca teşvik etti.

Yazıya öncelikle More’un yaşamı ve İngiltere’nin eserin yazıldığı 1516 yılındaki durumuna değinerek başlayacağım. Thomas More, 17 Şubat 1478′de ünlü İngiliz iç savaşı olan “Güller Savaşı”nı (War of Roses) bitiren kral VII.Henry Tudor’un yönetimi altındaki İngiltere’de avukat ve sonrada yargıç olan Sir John More’un oğlu olarak dünyaya geldi. O sıralarda bilgi ve görgüsünü arttırmak için çocuklarını başka bir ailenin yanına vermek gelenek olduğundan Thomas 13 yaşında İngiltere kilisesinin bir numaralı adamı olan Canterbury başpiskoposu (İngiliz kilisesinin yüksek ve önemli makamı Canterbury başpiskoposluğudur, sonrasında ise York başpiskoposluğu gelir) kardinal Mortun’un yanına verildi. Morton tarfından zekası ve karakteriyle takdir edilen More, 14 yaşında Oxford’a gönerildi. Orada Kraliyet Tıp Akademisi’ni kuran Thomas Linacre, bugün Oxford klasik diller bölümüne adını veren William Gracyn ve Erasmus’u da derinden etkileyen John Colet gibi çağın en ünlü hümanistlerinin öğrencisi olarak Latin ve Yunanca öğrendi. Bunların yanında Fransızca, tarih ve matematik üzerine çalıştı, flüt ve violin çalmasını öğrendi. İki yıl okuduğu Oxford’dan sonra, oğluna kendi mesleğini, onu neredeyse evlatlıktan reddetmekle tehtid ederek dikte eden babası tarafından Londra’ya çağrılan Thomas 1494 yılı ile 1501 yılları arasında New Inn ve Lincolns Inn’de hukuk eğitimini tamamladı. Bu sırada 1497 yılında Lord Mountjoy’un evinde çağın en önemli hümanistlerinden biri olacak olan Rotterdamlı Desiderius Erasmus ile tanıştı. Öyle ki, Erasmus yapıtlarından en ünlüsü olan “Moriae Encomium”u (Deliliğe Övgü) More’un evinde misafirken onun zorlaması üzerine yedi günde kaleme almıştır. İkilinin yakın dostluğu ve ünlü mektuplaşmaları ölüm onları ayırana dek devam etti.

 

Thomas More – 1527 – Hans Holbein

 

1501 ve 1505 yılları arasında Fransiscan ya da Carthusian rahiplerinden biri haline gelmeyi düşünüp kafasını tamamen dini meselere verip, Aziz Lawrance Jeury kilisesinde Ünlü Aziz Augustine’in “De Civitate Dei” (Tanrının şehri) kitabı üzerine, hocası Grocyn gibi ünlü isimlerinde katıldığı dersler vererek Londra’nın okumuş ve yazmış kesminin dikkatini üzerine çekti. Fakat daha sonra din adamı olma arzusundan vazgeçti. Bunun kesin sebebi bilinmemekle birlikte, kimilerine göre manastıra çekilirse topluma yeterince hizmet edemeyeceğini düşünmüş, kimilerine göreyse kilisenin durumundan memnun olmadığı için bu düşüncesinden soğumuştur (Erasmus’un ünlü Alman hümanist Ulrich von Hutten’a tarihli mektubunda yazdığına göre ise sevdalanması sebebiyle “iffetsiz bir rahip olmaktansa iffetli bir koca olmayı” tercih etti.

More, 1505 yılında Jane Colt isimli iyi bir aileden gelen fakat eğitimsiz bir kadınla evlendi. Bu evlilikten üç kız bir de erkek çocuğu oldu. Fakat karısının zamansız ölümü dolayısıyla Alice Middleton isimli bir dulla evlendi ve onun ilk kocasından olan kızınıda kendi kızıymış gibi büyüttü. Ailenin mutluluğu dillere destan bir hale gelmişti. Ayrıca More kızlarına çağın geleneklerine aykırı olarak en iyi şekilde yetiştirmiş, kadın erkek eşitliğini ciddi bir şekilde savunmuştur.

 

Ünlü ressam Hans Holbein 1527 yılında More’un Chelsea’deki evinde kaldığı esnada More ve ailesinin resimlerini çizmiştir. (Holbein aynı zamanda Erasmus’un isteği üzeirne Utopia yı da resimlendirmişti.)

Ünlü siyasi hayatına gelince, More 1501 yılında, 25 yaşındayken parlamentoya girdi. VII.Henry’nin kızını evlendirmek bahanesiyle parlamentodan 113.000 pound’luk vergi isteğine karşı çıkıp, söz konusu miktarı 30.000 pound’a düşürerek bütün dikkatleri üzerine çekti. Fakat VII.Henry’nin gazabına uğrayınca, 1509 yılında VIII.Henry başa gelene kadar ailesi de, More da sıkıntılı günler geçirdi. 1510 yılında Londra’nın iki Under Sheriff’inden biri olarak yargıçlığa atandı. 1515 yılında York başpiskoposu, kardinal Wolsey tarafından İngiliz tüccarlarının çıkarlarını korumak amacıyla Flanders’a gönderildi. Ünlü eseri Utopia’yıda Antwerp’de bulunduğu 6 aylık zaman diliminde yazdı. Flanders’taki başarıları ve 1517′de İngiliz tarihine “Evil May Day” ya da “III. May Day” olarak geçen, Londra’lı halk tarafından Londra’da yaşayan yabancılara karşı çıkan ayaklanmayı sadece hatipliği ve ikna gücüyle büyük ölçüde bastırmasıyla VIII.Henry’nin dikkatini çekerek, istemeyerekte olsa saraya sürüklendi. Utopia’da da sarayda hizmet etmek istememesinin sebeplerinden söz etmiştir.

1518 yılında Osmanlı’yı Avrupa’da durdurmak için Avrupalı devletlerce imzalanan Londra Antlaşması’nı takiben kardinal Wolsey tarafından 1520 yılında Bolinghen’de, Fransa ve İngiltere arasındaki ilişkileri geliştirmek amacıyla düzenlenen I.Francis ile VIII. Henry’nin buluşmasında Henry’nin kafilesinde yer aldı. Bu esnada çağın ünlü hümanistlerinden Guilloune Bude ile tanıştı. 1521 yılında şövalye ilan edilerek “Sir” ünvanını aldı. 1523 yılında Wolsey’in desteğiyle Avam kamarasında meclis başkanı. 1525 yılında ise Cambridge ve Oxford üniversitelerinin High Steward’lığına atandı ve aynı yıl Lancaster bölgesinin şansölyeliğine getirildi. Fakat VIII.Henry’nin gözdesi olmasına rağmen ona hiç bir zaman güvenmedi. Damadı ve Thomas More’un hayatını öğrendiğimiz en önemli kaynak olan biyografinin yazarı olan William Roper’a 1525 yılında “Eğer kellemin ona Fransa’da bir kale kazandıracağını bilseydi, kellemi almak için bir dakika düşünmezdi” diyerek Henry’e olan güvensizliğini dile getirdi. 1529 yılında Kardinal Wolsey’in yerine çağın en yüksek devlet görevi olan başbakanlıkla eşit sayılabilecek Yüksek Şansölyeliğe atandı. Fakat bu görevde ancak üç yıl kalabildi. Henry, evlenmiş olduğu ölen abisinin karısı Şarlken’in (V.Charles) yeğeni Catherine’i boşamaya kalkıp Anna Boleyn ile evlenmeye kalkınca isteği Papa tarafından reddedildi. Bunun üzerine 1530 yılında İngiliz din adamları ve aristokratlarına evliliğin iptali isteği için imzalatılan ve Papa’ya gönderilecek mektubu More imzalamayı reddetti. 1531 yılında kralın İngiliz kilisesinin başı haline getirecek olan kabul yeminini de reddedince, 1532 yılında sağlık sorunlarını bahane ederek görevinden ayrıldı. VII. Henry, 1533 yılında Papa’ya rağmen Anna Boleyn ile evlenince Papa VII.Clement tarafından afaroz edildi. Bu sırada More’un Anna Boleyn’in taç giyme törenine katılmamasıda dikkatlerden kaçmamıştı. 1534 yılında mahkeme önüne çıkarılarak tahtın varisini Henry’nin Catherine’den olan kızı Mary yerine Anne Boleyn’den olan kızı Elizabeth’e devrini kabulunu içeren yemini (Oath of Succession) etmesi istendi. More, Anna Boleyn’i kraliçe olarak kabul edip fakat yeminin Papalığa karşı olan kısmını reddedince 17 Nisan 1534’de Londra kulesine kapatıldı. Kendisine yapılan bütün ricaları (dolaylı yoldan kral tarafından yapılan bile) kabul etmeyerek yasayı iki ucu keskin bir kılıca benzeterek: “İnsan buna evet derse ruhunu, hayır derse bedenini kaybedecek” diyerek bedenini kaybetmeyi tercih edeceğini dile getirdi. 6 Temmuz 1535 yılında bir ömür boyunca şakacı ve neşeli kişiliğiyle tanınmış olan More ölüme giderken bile bu imajını zedelemedi. Celladın cebine 1 altın sikke atıp, idam sehpahasının olduğu platforma çıkıpta platformun tehlikeli bir şekilde sallandığını görünce, yanındakilere durup gülümseyerek: “Siz benim buraya çıkmama yardım edin hele dostlar, ne de olsa inerken durumu idare ederim” ile idam sehpahasında sakalanı yana çekerek “Ne de olsa sakalımın krala karşı bir suçu yok” demesiyle insanları o anda bile gülümsetmeyi başaran More, 6 Temmuz 1535’de idam edildi.

 

İdam edilenlerin başları o zamanlarda ibret olsun diye Londra köprüsünde kazığa çakılıp Themes nehrine atılmakta olduğundan kızı Margeret gardiyanlara rüşvet vererek babasının başını alarak mumyalamayı başarmıştır.

 

More’un ölümü Avrupada büyük ses ve üzüntü getirdi. More’dan bir sene sonra ölecek olan Erasmus: “Onunla ben de ölmüş gibiyim” derken, Şarlken İngiliz elçisini çağırıp bir güzel payladı. More, ölümünden sonra koyu Protestan haline gelen ülkesinde bile her zaman saygıyla anıldı. Bunda, Protestanlığa karşı olmasına rağmen şansölyeliği boyunca sadece dört Protestanın idam edilmiş olması ve kendisinin de hiçbir idamı imzalamamış olmasının büyük etkisi vardır. Utopia’da bu tavrını destekleyen düşünceleri açıkça yer almaktadır. More aynı zamanda edebiyat, din, tarih ve siyaset üstüne bir çok yazı yazmış olup, bu eserlerinin tam listesine http://www.thomasmorestudies.org/library.html adresinden ulaşılabilir. Aynı zamanda 15 Mayıs 1935 yılında Papa XI.Pius tarafından “Aziz” ilan edilmiştir.

 

Şimdi… Utopia’ya gelecek olursak;

 

More’un 1516 yılında Latince olarak kaleme aldığı ünlü Utopia’sının başlangıcı, onun gerçekten yapmış olduğu Antwerp seyahati ile başlar. Bu bölgede, gerçekten yaşamış olan Antwerpli ünlü hümanist arkadaşı Peter Giles aracılığıyla Raphael Hythloday ile tanışır. Portekiz asıllı bu hayali gemici Amerigo Vespucci’nin yolculuklarına katılmış, daha sonra da ondan ayrılarak yeni ve bilinmeyen ülkeler gezmiştir. More gittiği ülkeler hakkında bilgi almak için Raphael’i sorgularken bir ara laf dönüp dolaşıp İngiltere’ye gelir ve More Raphael karakterinin benliğine bürünerek çökmüş durumda olan İngiliz sistemini eleştirmeye başlar. Raphael, Kardinal Morton’un evinde kaldığı süre zarfında bir İngiliz hukukçusu ile olan tartışmasından söz ederken aynı zamanda More bu şekilde küçüklüğünde yanında kaldığı ve çok sevdiği Kardinal Morton’a övgü ile teşekkür etmenin fırsatını bulmuştur. “Adam ülkedeki bütün hırsızları astıklarından övgüyle bahsederken bir yandan da ülkenin nasıl hala hırsızlarla dolup taştığından ötürü şaşkındır.”

 

Hans Holbein tarafından çizilen Utopia’nın illüstrasyonu.

 

Bu noktada biraz tarihi arkaplan vermekte yarar var. İngiltere 1337’den 1453 yılına kadar Yüzyıl Savaşları’nda yer almış, 1453 yılındanda 1487 yılına kadar da, Henry Bolingbroke’un, II.Richard’ı tahttan indirmesiyle başlayan York ve Lancaster aileleri arasındaki iç savaş (Wars of Roses) ile uğraşmıştır. Bu da İngiltere’nin ysklaşık 150 yıldır durmadan savaş halinde olduğunu bize gösterir. Ayrıca İngiltere, Yüzyıl Savaşları’ndan da mağlup ayrılmıştır. Feodal sistemin halkın kanını emmesine bir de hazinenin savaşlarla birlikte suyunu çekmesi eklenince, İngiliz halkı ekonomik ve sosyal bağlamda çok ağır bir döneme girmiştir. Ayrıca bu dönemde, köylü halkın belini kıran ve onları şehirlere göç etmeye mecbur eden bir başka etken “yün ticareti” meselesi olmuştur. Toprak sahipleri tarım işini bırakmış, yirmi işçi çalıştıracakları yerde bir çobanı çalıştırmaları yeterli olan koyun sürüleri beslemeye başlamışlardır. Şehirlere yaşanan bu nüfus akınıyla, göç eden köylülerden çok azı iş bulabilmiş, geri kalanları hiçbir sosyal güvenceleri olmadığından aileleriyle birlikte aç kalmış, ölmemek için hırsızlık yapmışlardır. Bu hırsızlar gurubuna kırsal kesimden olanların dışında bir de eski askerler eklenmiştir. O çağlarda ülkelerde düzenli ordular bulunmaz, ancak savaş zamanında para karşılığı askere alım olurdu. Haliyle, 150 yıldır sürekli savaş halinde olan İngiltere’de savaş durumundan çıkılmasıyla beraber aniden eski askerlerin bir zanaattanda yoksun olarak işsiz kalması sonucu doğmuştu. Yine her türlü sosyal güvenceden yoksun olarak işsiz kalan askerlerin bir çoğu olaylar çıkarmış, geri kalanı bu hırsızlar güruhuna zorunlu olarak katılmak mecburiyetinde kalmıştı. Ellerinde biriktirmiş oldukları üç kuruşları vardıysa da tarım İngiltere’de çok seyrek hale gelmiş olduğundan buğday fiyatları tavan yapmış ve eldeki parada üç somun ekmekten sonra suyunu çeker hale gelmişti.

Bu sırada kendilerinin Tanrı tarafından gönderildiğini bas bas bağıran krallar herhalde Tanrının adaletinin açlıktan ölmemek için çalmak zorunda kalan insanları asarak idam etmek olduğunu düşünmüş olacaklardı ki, en ufak hırsızlığın cezası idam haline gelmiş, bir süre sonraya, dar ağaçlarında adam asmaya yer kalmamıştır. Kendiside yönetici üst sınıfa dahil olan More, yüksek kesimlerin bu canice sistemin arkasında durmaları karşısında çileden çıkarak Raphael aracılığıyla ağır bir eleştiri yapmıştır;

 

“Hırsızlığın sebebi yoksulluk, yoksulluğun sebebide toprağı ellerinde tutan soylulardır, bu yararsız, bu bal vermez arılar, başkalarının alın teriyle geçinmekte, daha fazlasını kazanmak için çalışanlarının derisini yüzmekte, bunun dışında başka gelir kaynağı bilmemektedirler.”

 

More’un düşüncesinde ve temelinde insanın değerli olduğu her sistemde toplumdaki her insana eşit bir sosyal güvence sağlanmadığı sürece, para çaldı diye insan öldürmek şüphe götürmez bir üst sınıf caniliğidir. Sadece öldürmek değil, tutuklamak bile doğru olamaz. Eğer bir ülkede herkesi besleyebilecek kadar kaynağınız var ise, fakat hal bölyeyken kimileri çok yemekten kusarken, kimileri yiyecek ve iş bulamıyor, hastane kapılarında ölüyor ise o ülkede en ağır işkencelerle idam edilmesi gereken bir kesim varsa oda insan doğasının soyluluğunu açgözlülüğüyle katleden bu sülükler sınıfıdır. 500 yıl sonra bile çileden çıkarak bazı şeylerin nasıl hala aynı şekilde sürdüğünü görmemiz mümkün. Örneğin, Akbank’ın bu sene kar etmesine rağmen kriz bahanesiyle yüzlerce çalışanını sokağa atması bu durumun bir tezahürüdür. Ve eğer bir ülkenin yasaları böyle bir durumda bu insanlık suçunu işleyen kurumu ve o kurumun sömürüsünden çıkar sağlayanları koruyor ise, bu yasaların halk tarafından buruşturularak söz konusu yasaları savunanların ağzına tıkılması gerekir.

İdam cezası konusunda çok yerinde olan bir başka tespit ise hırsızlık ve cinayetin cezalarının aynı seviyede, yani idam olmasıdır. Bu durumun zararlılığını ve saçmalığını More şöyşe anlatır; eğer bir hırsız hırsızlığın ve cinayetin cezasının aynı olacağını bilirse, bu sefer yasa resmen onu cinayet işlemeye teşvik etmiş olur. Gerçekten bir hırsız için böylece en mantıklısı soyduğu evde hiçbir delil bırakmamak için cinayet işlemek olacaktır. Kendi fikrime gelince; More’a eşit olmayan şartlar söz konusuysa bu konuda katılmakla birlikte, eğer bir ülke vatandaşlarına eşit bir sosyal güvence sağlayabiliyorsa idam cezasının mutlaka orada caydırıcı bir etki olarak kalması görüşündeyim. Çünkü iyi bir düzenin kişisel açgözlülük tarafından suistimal edilmesi bir toplum için olabilecek en tehlikeli durumlardan biridir, ve bu tehlikenin gerçekleşme şansını düşürmek adına caydırıcı bir cezasının bulunması şarttır. İnsanlar yararlı bir düzeni sömürmeye kalkacak olanları ve kötülüklerini yer yüzünden yoketmesini  bilmelidirler. Tabi burda sınıf savaşı ortaya çıkmaktadır ama bu da başka bir mesele. Ama ondan önce o zamanın kralları için söylenmiş ve bugünün yöneticileri için aynısı ifade edilebilecek olan Utopia’daki şu sözleri direk vermek istiyorum. Bgün ülkemizde tek başına iktidar olmakla övünen parti ve tek başına iktidar olduğu için kendini herşeye muktedir sanan dünyadaki öteki siyasi partiler için, tek harfi değiştirilmeden 500 sene sonra bile anlamını aynı kuvvetle taşıyan sözleri;

 

“Halkı dilenci durumuna düşürerek (bknz: “sadaka dinimizde var” – Tayyip Erdoğan) tahtında tutunabilecekse bir kral bıraksın krallığını, insin gitsin tahtından… Halkın acıları, iniltileri arasında keyif sürmek krallık değil zindan bekçiliği demektir”.

 

Bizim durumumuzdaki ülkelerin önce halkını zindana atan sonrada zindanda krallığını ilan eden aşağılık zindan bekçilerinden başka birisi tarafından yönetilmediklerini betimlemek adına ne de yerinde bir ifade…. Tamam, söz veriyorum sisyasetle kafanızı daha fazla şişirmeyeceğim. Yazının geri kalanında edebiyat ve tarihten başka birşey olmayacaktır. Geveze ve hınç dolu bir genç adamım ben, ama Tanrının bir yaratığıyım sonuçta, mazur görünüz. Neden bahsediyorduk? Evet Utopia’nın birinci bölümündeki konu başlıklarından..

Kitabın en önemli noktalarından bir tanesi More’un ortak mülkiyet anlayışıdır. More, İncil’de de olan sade yaşam ve Hristiyanlar arasında herşeyin ortak olması vaizlerinden de destek alarak ideal bir ülkede ortak mülkiyetin olması gerektiği, aksi taktirde toplumsal adaletin hiçbir zaman gerçekleşemeyeceği inancındadır. Herkes eşittir, evler aynı, kıyafetler aynıdır. Bilim halktan soyutlanmamıştır, halkın erişebileceği seviyededir. Kimse kimseden daha değerli ve üstün değildir. Utopia’lılar zaten komşu devletlerde altın, mücevher gibi materyallerin değerli olmasıyla hep alay eder ve bu durumu gülünç bulurlar. Altın kölelerin zincirleri, çocuk oyuncakları ve lazımlıklar için kullanılır. Lenin’de belki Utopia’nın bu kısmında etkilenerek esprili bir şekilde helaların altından olmasını önermiştir. More, Lenin ve Kautsky gibi büyük komunistler tarafından büyük saygı görmüş ve hatmedilmiş, ve hatta Lenin tarafından 1918 yılında yaptırılan ve komunizme büyük katkısı olan düşünürler adına dikilen anıtta ismi yer almıştır.

 

Kremlin’in yanındaki Aleksndrovsky bahçesindeki anıt, More’un adı üstten dokuzuncu sırada yer alır.

 

Yalnız, şunu da belirtmek gerekir ki More’a komunist demek pek mümkün değildir. Çünkü komunizmin temelinde devlet yoktur. Lakin, More’un Utopia’sı devlet temeline kuruludur. Unutulmamalıdır ki Sovyetler Birliği’de radikal sol tarafından bu yüzden komunizmi uygulamamakla suçlanmıştır. Utopia’da komunizme uygun olarak çalışma saatleri insanların zihinsel ve kişisel aktivitelerine zaman ayırabilmeleri için altı saat olarak düzenlenmiştir. Mina Urgan eser üzerine yaptığı incelemesinde bu noktayı şu şekilde ele alır;

 

“Çünkü sosyalizm yoksul emekçi kitlelerin işsiz kalmaması, iyi koşullar altında çalışması, doya doya yemesi içmesi, rahat bir evde oturması, hastayken bakılması, geleceğe güven duyması değildir sadece. Ömürleri boyunca bir zindana kapatılırasına kültür yoksulluğuna mahkum olanlara, bilimin, sanatın, edebiyatın müziğin kapılarının açılması da sosyalizmin başlıca amaçlarından biridir. Ve açlıktan ölen, soğukta titreyen, hastane kapılarında can veren bir insanın yazgısı ne denli acıysa; doğanın güzelliğinden, düşünceden, şiirden, müzikten haz duymayan bir insanın yazgısı da o denli acıdır.”

 

Utopia’da alım-satım konularında ise insanlar market meydanlarında ihtiyaçları kadar olan ürünü ücret ödemeden alırlar, böylece kimse ihtiyacından fazla mala göz dikmediği ve herkes çalışarak ürettiği için kimse ihtiyaçları konusunda sıkıntı çekmez. Bu düşüncenin temelinin eleştirisine girmemekte yarar var, çünkü girilmesi durumunda bu bir çeşit komunizm eleştirisi haline gelmek zorunda kalacak ki bunun bu yazıyla bir alakası olmayacaktır. Yanlız şu açıktır ki; More insan doğasının iyi yönde değişebileceğine dair fazlasıyla optimisttir. Utopia’daki insanlar gerçek insanlara değil, daha çok duygularından arınmış insan maketlerine benzerler. İnsan doğasının içinde yaradılıştan gelen kötülükler yoktur onlarda. Tanrının değil More’un yarattığı farklı insanlardır bunlar. Bu sebepten More’un sistemini gerçek insanlar değil ancak More’un yaratımı olan insanlar sürdürebilir. Dünyayı tamamıyla eşit bir hale getirmek hiçbir zaman mümkün değildir, zaten bir aptalı asla bir dahinin seviyesine taşıyamayacağınız gibi bir dahiyi de eşitlik uğruna bir aptalın seviyesine indirmek bir cinayettir. Yanlız devletin elinde insanların arasındaki uçurumların açılmasını engellemeye olanak vardır. Çünkü iki uçurumun arasındaki boşluğun farklı iki yakasında bulunanlar bir süre sonra birbirileri için “öteki” haline gelecekler, kin ve nefret aralarındaki tek köprü olacaktır. Bir milletinde kendi içinde birbirine kin ve nefret duyması zaten zayıflıkların ve parçalanmaya giden yolların en büyüğüdür.

Din meseleleri yüzünden başından olan More, Utopia’da dini meselelere olan bakış açısını da paylaşır bizimle. İdeal sistemde herşeyin ortak olması ve kişisel mülk anlayışına karşı çıkışını İsa’nın Hristiyanlar arasında herşeyin ortak olmasını kararlaştırmasına bağlayarak Hristiyanlığı ideal yönetimin ideal dini olarak kılıflandırır. Buraya kadar enteresan bir nokta yok, katolik bir adamdan duymanız son derece normal olan bir önerme. Fakat enteresan olan, More’un din çeşitliliğinin bir ülkede çatışma konusu haline gelmesine tamamen karşı çıkan görüşleri, hatta ve hatta hangi dine mensup olursa olsun, ülke içinde başka bir dini hor gören, aşağılayan ve ona karşı düşmanca tavırlarla halkın üniter yapısına zarar verip kin tohumları ekmeye çalışanlara çok ağır cezalar verilmesini ön gören görüşleri More’u dönemin Avrupa’sının yaşayış tarzından çok ileri bir nokta götürmektedir.

Bir anlamda Kral Utopus’un Utopia’yı ele geçirmesindeki en büyük etkenlerden birini ülke içindeki din çatışmalarına bağlayarak More, ülke içindeki dini çekişmelerin bir ülkeyi içinden kemiren ve onu deviren bir kanser gibi olduğunu okuyucunun gözleri önüne sermeye çalışıyor. Tarihe baktığımızda bu saçma mesele yüzünden topraklar kana doymuş, nice ülkeler haritadan silinip gitmiştir. Günümüze baktığımızda bugün Irak, Afganistan, Hindistan, Pakistan ve Afrika’nın çeşitli yerlerinde akmakta olan kanın sebeplerinden birtanesi de insanların birbirilerinin manevi inanışlarına saygı gösterememeleri ya da dini, siyasi ve iktidari amaçlar için kullanmaya çalışmalarıdır. En basitinden kendi ülkemize baktığımızda Orta Asya’dan çıktığımızdan beri bizi kendi içimizde en fazla yiyip güçsüzleştiren meselelerden biri din meselelerimizdir. Kimileri Müslümanlığın Osmanlı’nın bir kudreti olduğunuda söylese de, tarih bunu çok ağır ve acı bir şekilde bilhassa I.Dünya Savaşında olmak üzere yalanlamıştır.

More’un din konusunda Utopia’ya getirdiği üç yenilik şunlardır; birincisi yöneticiler gibi rahiplerinde gizli oylar ile seçilmesidir. Fikrimce; bu düşüncenin amacı rahip sınıfı ile halkın bağlarını kuvvetlendirmek, ayrıca kilise içinde zamanında mevcut olan atama ve terfi konularında haksızlığın önüne geçmektir. İkincisiyse rahiplere evlenme hakkı tanınması meselesidir. Bunun bir kaç sebebi olabilir. Bunlardan bir tanesi yine, zamanında çocuk sahibi olan bir çok rahibin olması ve çocuk sahibi olmak gibi insan doğasının en doğal ve en temel durumlarından biriyken katolikliğin din adamları için bunu kafirlik olarak saymasıyla art arda patlayan skandallara el etmak, bu trajikomediyi değiştirmektir. Çünkü More’un insanın doğadan aşırıya kaçmadan temel hazları almasında hiçbir itirazının olmadığını kitapta görürüz. Rahipler de insan olduklarından ve bir din adamının aynı zamanda bir aile babası olmasının kötü değil iyi bir imaj olması ve aile sahibi olmanın kişiyi kendini Tanrıya adamaktan alıkoymayacağı söylerek More katolikliğin temel kurallarından birine yeni bir önerme getirmiştir. Bu durumda şöyle bir soru akla gelebilir; bu adam reform karşıtlığı ve bağnaz katolikliği yüzünden idama gitmemiş midir? Peki öyleyse bu durumda kalkıpta reform önermesi bir çelişki değil midir? Bu adam değil midir ki reformistlere can ile baş ile karşı koyan? Bu duruma şöyle cevap verebiliriz; More kesinlikle düşünce özgürlüğüne karşı olan bir adam değildi. Ülkede kız çocuklarının eğitimini savunması ve R.W Chambers’ın kitabında yer verdiği gibi polemik yazılarından birinde “Eğer Türkler Hristiyan misyonerlerinin Türkiye’ye gitmesine izin vereceklerse Türk misyonerlerinin de Hristiyan ülkelerine gelmelerini engellemek doğru olmaz; yeter ki Türk misyonerleri de Hristiyan misyonerleri de baskıya ve şiddete başvurmasınlar” diyebiliyordu. Aynı zamanda Utopia’da ateistlerin bile konuşmalarına ve yaşayışlarını sürdürmelerine izin veriyordu. Peki, şimdi tekrar soralım ; böyle bir adamın düşünce ve inanç özgürlüğünü savunmaması mümkün müdür?

Bu düğümü şöyle çözebiliriz ki, bir defa More her ne kadar bir Türk ve müslüman düşmanı olmasa da, günümüzde tekrar hortlamış olan İslamofobi’nin hüküm sürdüğü çağlarda yaşayan biri olarak Müslümanlığın, çok sevip bağlı olduğu dine karşı bir tehtid teşkil ettiğini düşünüyordu. More, Utopia’yı 1516’da kaleme almış, 1517’de Martin Luther, Wittenberg’deki kilisenin kapısına 95 maddelik suçlamasını çivileyip reformasyonu başlatmıştı. Bu sırada Türkler Avrupa’da başarıdan başarıya koşuyor ve Orta Avrupa’nın en büyük kalesi olan Viyana’ya doğru ilerliyordu. Nitekim 1529 yılında Kanuni Sultan Süleyman ilk Viyana kuşatmasını başlatmıştı.

Böyle bir siyasi hal içinde More Hristiyanların parçalanmalarının Avrupa Hristiyanlığının sonu haline gelecebileceğini düşünüyordu. O yüzden belki iki yüzyıl sonra Türklerin bir tehtid olmaktan çıktığı zaman gerçekleşmiş olsaydı reformasyona karşı daha açık bir tavır takınabilecek olan More, anın siyasi gereklilikleri ve tehlikeleri yüzünden reformasyona tüm gücüyle karşı koydu. Ama hiçbir zaman İngiltere’deki Protestanlara ölüm cezası vermedi. Utopia’da da olduğu gibi propoganda ve zor kulanmadığı sürece More’un her dinin yaşam hakkına saygısı vardı. Ayrıca o esnada İngiliz topraklarının 3 te 1′i kiliseye aitti ve kilise topraklarında çalışan alt sınıf, soylu ve tüccar sınıfının topraklarında çalışanlara nazaran daha iyi şartlar altında yaşamaktaydı. Fakat Reformasyon ve Protestanlığın temelinde yatan en önemli kurallardan birinin kilisenin toprak meseleleriyle ilgisinin olmamasına dayanması sebebiyle, More kilisenin elinden çıkabilecek topraklarada acımaz sömürü sisteminin yerleşip halkı daha da perişan bir hale getirebileceğinden korkmaktaydı. Yani fikrimce, görüldüğü üzere More’un protestanlığa karşı sert çıkışı onun dar görüşlü bir bağnaz olmasından değil, ciddi ekonomik ve siyasi-dini fakat mezhebi olmayan endişelerden ötürü olmuştur.

Çelişki olarak görülen bir başka noktaya değinecek olursak, bu da eserinde ayrılığa izin veren More’un İngiltere’nin “Act of Supremacy” ile Katoliklikten ve Roma’dan tamamen kopmasına neden olan VIII. Henry’nin Catherine’den boşanmasına neden bütün gücüyle karşı koyduğudur. Burada Thomas More’un evlilik ile ilgili düşüncelerinin geçtiği kısma dikkatle göz atmak gerekir. Utopialılar evlilikten önceki zaman diliminde çiftlerin birbirileriyle evlenmek konusunda emin olmaları gerektiğini düşünürler. Hatta daha da ileri gidip çiftlerin bir büyüklerinin gözetiminde birbirilerini çıplak görmelerine bile izin verilmektedir. Çünkü evlilik çok ciddi ve ömür boyu sürecek bir kurum olduğundan çiftlerin birbirilerini tam olarak kafalarında sindirip kabullenmeleri gerekir, aksi taktirde evlenmemelidirler çünkü çok ciddi sebepler olmadıkça evlilik bozulamaz. VIII.Henry İngiltere Kralı olmasına rağmen aslında tahtın varisi abisi prens Arthur’du. Prens Arthur ise Kutsal Roma Cermen İmparatoru ünlü Şarlken’in kuzeni olan Catherine’le evliydi. Fakat Arthur beklenmedik bir şekilde genç yaşta ölünce Henry siyasi sebeplerden dolayı Catherine ile evlenerek tahta geçti. Eğer gerçekten isteseydi Henry abisinin karısı ile evlenmeye karşı koyabilirdi. Fakat kendisinden yaşça büyük olan Catherine ile evlendikten bir süre sonra Anna Boleyn’e vurulup boşanmak isteyince papa tarafından bu isteği reddedildi. Bunun üzerine Henry 1535 yılında İngiltere kilisesini Roma’dan ayırdı ve Justinian’inkine benzer bir “caesaropapism” ile kendini kilisenin başı ilan ederek Catherine’i boşayarak Anna Boleyn ile evlendi. Fakat bilhassa desteğine güvendiği ve İngiltere’nin kraldan sonra en yüksek makamında olan Lord Chancellor (bir çeşit başbakanlık) More ona tüm gücüyle karşı koydu ve bu yüzden bir sene sonra idam edildi. Lord Acton’un 1907 yılında basılan “Historical Essays and Studies” kitabında Henry’nin More’un Utopiasında boşanmaya müsade etmesinden ötürü bilhassa More’dan yana sıkıntı çekmeyeceğini düşündüğünü belirtir. Fakat Henry, More’u yanlış yorumlamıştı. More daha genç ve daha güzel bir kadın bulundu diye boşanmayı asla kabul edemez, hatta bunu zalim ve kişiliksiz bir davranış olarak görürdü. Velhasıl görüldüğü üzere More’un kitabında boşanmayı destekleyip kralın boşanmasına karşı çıkması bir çelişkinin değil ahlaki bir duruşun sonucudur.

Tartışmalı konulardan bir başkası ise More’un Utopia’yı yazarken büyük ölçüde Platon’un devletinden etkilenmiş olduğu meselesidir. Doğrudur ki, iki eserde de yazarlar ideal devletlerini tasarlayıp anlatmışlarsa da, Utopia vatandaşlarının yaşamlarının “Devlet” eserindekilere nazaran çok daha belirgin çizgilerle anlatılmış olduğu gibi, aynı zamanda iki devletin yönetim şekilleri çok farklıdır. Evet iki eserde de mal mülk ortaklığı vardır ama, More’da sınıfsız bir toplum da herkes için mal mülk ortaklığı söz konusuyken Platon’da bu sadece bekçi ve savaşçı sınıfları kapsar. Ayrıca Platon demokrasiyi anarşiden sonra en kötü yönetim şekli sayarken Utopia’da demokrasi hakimdir. Devlet’te bütün halkın nihai amacı savaşa hazır olmak ve savaşçı olmakken, Utopia’lılar savaşı en hayvanca iş sayarlar.

Edebiyat alanındada sonraları Utopia ve Dystopia (anti-utopia) gibi iki türün oluşmasına More öncülük etmiş, Francis Bacon, James Harrington, Samuel Hartlib, Tommaso Campanella, William Harris, Thomas Spence, Etienne Cabet, Edward Bellamy, William Morris gibi Utopia yazarlarını ve Aldous Huxley, Jack London, Ray Bradbury ve George Orwell gibi dystopia yazarlarını da ciddi şekilde etkilemiştir.

Malesef lafı dahada uzatıp yazının uzunluğunu başta belirlediğim sınırları aşmamak için son paragrafları biraz sıkıştırmak ve daraltmak mecburiyetinde kaldım, lakin Utopia ve More hakkında küçük bir kitap değil ufak bir genel bakış ve düşünce yazısı olmasını planlamıştım bunun, öyle de bırakmak niyetindeyim. Her ne kadar daha söylenecek sayfalarca şey olsa da. More’un yaşantısı, kişiliği ,inanışları ve düşünceleriyle dünyayı etkilemiş ve bir çok konuda bile bugün hala değerini ve anlamını ilk günkü gibi koruyan halka dönük düşünceleri olması sebebiyle her insanın bilmesi ve okuması gereken bir kişidir. Bu yazının amacı Utopia ve More hakkında biraz karalama yapmak ve kendime konu hakkında bir cila çekmek olduğu gibi internetteki Türkçe kaynak eksikliğinide elimden geldiğince kısmen gidermekti. Kaynak olarak Mina Urgan, William Roper ve Catholic Encyclopedia ve Thomas More Studies ile internette şimdi hatırlamadığım bir kaç farklı kaynak kullandım. Kitabı alacaksanız mutlaka üstad Mina Urgan’ın çevirisinden olan İş Bankası Yayınları’ndan almanızı tavsiye eder, fakat İngilizceniz varsa mutlaka İngilizce aslını Ralph Robinson’un çevirisinden (More kitabını ozamanın akademik dili olan Latince’de kaleme almıştı) okumanızı öneririm. Yaptığım ufak tefek gevezelikleri affetmenizi rica edip, keyif almış olduğunuzu umarım, çeşitli alanlarda ekleyeceğiniz ve yazıya yararlı olabilecek eleştiri yada bilgileriniz varsa mutlaka benimle paylaşın. Aziz Valentin’iniz hepinizi şen kahkahalar ile selamlar.

 

Kaynakça:

Roper, William., The Life of St. Thomas More (Neuman Press: January, 12 2002).

Ackroyd, Peter., The Life of Thomas More (Anchor: November, 9, 1999).

Berglar, Peter., Thomas More – A Lonely Voice Against the Power of the State (Scepter Publishers: December, 1, 2009).

More, Thomas., Utopia (Third Edition) (Norton Critical Editions) (W. W. Norton & Company: August 31, 2010)

26.10.2010

Selçuk Uygur