‘Ütopya’ kavramı ilk defa Thomas More tarafından dile getirilmiştir. Sözlük tanımı, idealize edilmiş devlet modelidir. Aslında Thomas More’dan önce böyle devlet modelleri yaratan insanlar çok olmuştur. Örneğin Platon Devlet kitabında da böyle bir devlet modelinden bahseder, ancak buna bir isim koyan kişi More olmuştur. Ondan sonra da insanlar ütopyalarını yazmaya devam etmiş, kendi ideal devletlerini anlatmışlardır. Ortaya o kadar çok değişik fikir çıkmıştır ki sadece tek bir ütopyanın imkansız olduğu anlaşılmıştır. Çünkü sorun söz konusu ütopyanın kime göre idealize edilmiş olduğudur.

Ütopya tamamen öznel olarak yaratılır. İnsanlar kendi kafalarındakini anlatırlar ama hiç kimseden onay beklememelidirler. Şu kabullenilmelidir ki; herkesin idealleri, istek ve arzuları farklıdır.

Benim de bir ideal devlet hayalim var. İşte şimdi sizlere bunu anlatmak istiyorum, benim mükemmel ülkemi…

***

Öncelikle bu ülkenin yönetim şeklinden bahsetmek gerekir. Benim ülkemde devlet yönetimiyle ilgilenen bir meclis var fakat bir hükümdar veya başkan yok. Meclis 50 yaşın üzerindeki üyelerden oluşuyor. Böyle olmasının nedeni onların herkese göre daha tecrübeli olmaları. Tüm halk tarafından sevilen ve sayılan bu yaşlılar meclisinin en doğru kararları alacağına herkes yürekten inanmış durumda. Yine de bir karar alınması gerektiğinde halk oylaması yapılıyor ve ülkece alınıyor karar. Fakat şunu da söylemeliyim ki; meclis ancak kırk yılda bir, çok önemli bir devlet meselesi veya savaş olduğunda toplanır. Çünkü başka zamanlarda gerek yoktur. Devlet kendi kendine, düzenli işleyişine devam eder. Tabi ki bunda en önemli rolü sadık vatandaşlar oynar.

Bu ülkede istisnasız, tüm vatandaşlar tarafından benimsenmiş ve korunan değerler vardır; mutluluk, hoşgörü, huzur gibi. İşte devletin işleyişinin sırrı bu değerlerdir. Herkes bunlara sahip çıkmaya çalışırken, doğal olarak devlet sisteminin de işleyişini sağlar. Bu değerlere sahip çıkmamak ise büyük suçtur. Kimse tarafından hoş görülmeyen bir durumdur. Suçu işleyen kişi tarafından bile! Aynen şöyle:

Suç işleyen kişi hemen tespit edilerek, aynı zamanda yargı işlerinden de sorumlu olan meclisin karşısına çıkarılır. Kesinlikle suçluya zulmetmezler. İnsanca karşılarına oturturlar, konuşurlar. Ta ki yaptığının kötü bir şey olduğunun farkına varana kadar. O da bu ülkenin bir vatandaşı olduğuna göre, değerlere onun da saygı duyması gerekir. İşte bunun farkına vardığı ve suçluluk duyduğu anda ondan da onay alınarak cezası verilir. O artık bir köle olur. Bu durumda ailesinden kopması ve orduya girmesi gerekir, kadın olsun erkek olsun, farketmez. Ordu konusuna birazdan geleceğim fakat önce bu ülkenin asıl yapı taşları olan ailelerden ve vatandaşlardan bahsedelim.

Bilinçli, sadık ve akıllı vatandaşların eğitimi çocukken başlar. Çocuklar 6 yaşına geldiklerinde, zorunlu eğitim başlar. Tabi ki ilk öğretilenler toplumsal değerler olur. Zaten doğduklarından beri ailelerinden gözlemledikleri bu değerleri tam olarak kavramaları ve benimsemeleri hiç de zor olmaz. Sonra asıl eğitim başlar. Öğretilen şeyler kesinlikle ezber değil, tamamen hayatın içinden şeylerdir. Çocukların kafası gereksiz bilgilerle doldurulmayıp, her zaman ihtiyaç duyacakları şeyler öğretilir. 16 yaşına gelindiğinde çocuklar mesleklerini seçip, sonraki 3-4 yıl boyunca o meslek üzerine eğitim alırlar. Genellikle son iki yıl stajyer olarak birinin yanına girerek uzmanlaşırlar. Böylece verimli bir eğitim hayatı geçirmiş olan çocuklar artık iş hayatına girmeye hazır duruma gelirler.

20 yaşından itibaren her vatandaş yetişkin olarak kabul edilir ve bazı yükümlülükleri olur. Bunlardan ilki, bir iş bulup çalışmaktır. Ülkede en önemli kurallardan biri, zamanı boşa harcamamaktır. Her An verimli bir şekilde kullanılarak, topluma bir yarar sağlamaya çalışılmalıdır. Her vatandaş bunun farkında olduğundan, eğitim hayatları sona erdiğinde hiç zaman kaybetmeden bir işe girerler ya da kendi işlerini kurarlar. Günlük çalışma süresi ise 6 saat olarak meclis tarafından belirlenmiştir.

Yetişkinlerin ikinci ve belki de en önemli yükümlülüğü ise aile kurmaktır. Her yetişkin mutlaka bir aile kurmak için çabalamalıdır. Denemeden de olmayacağı için mutlaka bir evlilik yapmak zorundadır kişi. Fakat tüm bu çabalara rağmen huzurlu bir aile ortamı sağlayamıyorsa, mutlu olamıyorsa, karşısındakini mutlu edemiyorsa, bu sorumluluğundan muaf tutulur. Bunun yerine, ona başka bir sorumluluk verilir: Orduya girip, asker olmak. Bundan sonra vatanını korumak üzere yetiştirilir ve tek kaygısı vatanı olur.

Birlik duygusu da önemli değerlerden biridir. Herkesin bir ailesi ve bir özeli olmasına rağmen tüm vatandaşlar tıpkı bir aile gibi bağlıdırlar birbirlerine. Örneğin biri yardıma muhtaçsa önce tüm şehir sakinleri onun için seferber olur. Yetersiz olursa tüm ülke seferber olur ama ne yapılır edilir o sorun çözülür.

Bu birlik ve beraberlik duygusunu pekiştiren en önemli ortam ise 2 haftada bir her şehrin merkezinde kurulan pazarlardır. O gün tüm şehir halkı orada olur, birbirlerini görürler, birlikte zaman geçirirler. Bu pazarların asıl amacı ise dokumacılık, marangozluk, tarım gibi faaliyetlerden elde edilen malların satışa sunulmasıdır. Satıcı kendi belirlediği kadar kâr koyarak satar mallarını, böylece emeğinin karşılığını alır.

Bu alışverişe her ailenin hem annesi hem de babası gitmek zorundadır. Çünkü aile için yapılacak her şeye birlikte karar vermek zorundadırlar. Bu da toplumda yıllardır yerleşmiş bir kuraldır ve kimse yalnız gitmeye cesaret edemez.

Alışverişin temel kuralı ise ihtiyaç duyduğun kadarını almaktır. Zaten bunu kimseye hatırlatmaya bile gerek duyulmaz, çünkü her vatandaş açgözlülüğe karşıdır. Herkesin ihtiyacı kadar alması gerektiği, gereksiz harcama yapmaması gerektiği görüşü hakimdir. Ayrıca bilinen bir gerçek de şudur ki; hiçbir mal ziyan olmaz, mutlaka ihtiyacı olan biri bulunur ve verilir.

Bu noktada akıllara şu soru gelebilir: Mal fiyatları veya işçilere verilen maaşlar insanlar tarafından belirleniyor. O zaman bir rekabet oluşur, sosyal sınıflar oluşur, zenginler fakirleri ezer. Bu durum nasıl engelleniyor?

En baştan beri söylediğim şu değerler var ya, işte burada da onlar yardımcı oluyor: Açgözlülüğe karşı olan bu duyarlı vatandaşlar sadece ihtiyaçlarını karşılamak için kullanıyorlar paralarını. Gerisini ise biriktiriyorlar. Yanlış anlamayın, meclis tarafından kurulmuş bir kural değil bu kesinlikle. Buna tamamen vatandaşlar kendileri karar vermişler. Bu paraları başkalarına yardım edebilmek için veya bir savaş sırasında meclise vermek üzere saklıyorlar. Ve gerçekten de işe yarıyor. Çünkü bu ülkenin o kadar çok düşmanı var ki! Huzur içinde yaşanabilen bir yer olmasını kıskanıyorlar. Dünyada artık böyle bir yer kalmamış. Devletler arası kurulan çıkar ilişkileri onları hızla savaşlara, çatışmalara sürüklemiş. Şimdi, ayakta kalıp mutlu olabilen tek ülke olan ülkemi de rahatsız etmeye, huzurunu kaçırmaya çalışıyorlar. Bu yüzden son senelerde ordu her zaman tetikte bekliyor.

Ama ne oluyor biliyor musunuz? Hiç savaşa girip kan dökmeye gerek kalmadan, saygıdeğer meclis üyeleri bir şekilde problem yaşanan ülkeyle görüşmeler yaparak onları savaştan soğutuyorlar ve böylece güç kullanmadan sorun çözülmüş oluyor. Bunun sırrını gerçekten kimse bilmiyor, herkesçe merak ediliyor. Meclis üyelerine sorulunca ise “Zeka ve hoşgörü en değerli hazinemizdir. Onlar olduğu sürece çözülemeyecek hiçbir problem yoktur.” diyorlar ve tam olarak ne yaptıklarını hiçbir zaman söylemiyorlar. Kimse de üstelemiyor ve “Vardır bir bildikleri.” deyip geçiyorlar. Zaten herkes biliyor ki zamanı geldiğinde öğrenecekler.

Son olarak ele almak istediğim şey, evrensel bir olgu olan din! Ülkede birden çok dine mensup insan var. Fakat herkes tarafından benimsenmiş bir görüş var ki o da, Dünya’yı ve evreni yaratmış ve işleyişini sağlayan bir güç, yani bir Tanrı olduğu. Tüm dinler bu inançta birleşiyorlar. Bu yüzden her dinden insanın ibadetlerini yapabilecekleri ibadethaneler var. Böylece ayrımcılık olmadan, azınlık-çoğunluk meselesi olmadan insanlar ibadetlerini yapıyorlar.

***

İşte böyle bir yer benim ideal devletim, ütopyam. Başta da söylediğim gibi, kimseden onay bekleyemem. Bu benim hayallerim, istek ve arzularım doğrultusunda yarattığım ütopyam. Sizin ütopyanız daha far

Irmak ÜNAL

About these ads