DENIZ AŞIRI İUSTITIALIBERTA

İustitialiberta, Utopia’nın karşı kıyısında bulunan, zenginliği ve ihtişamıyla nam salmış bir ülkeydi. Ülkenin adı Latincede iustitia anlamına gelen adalet ve özgürlük anlamına gelen libertatem kelimelerinden gelir ve adını tam anlamıyla hak eder. Bu devlet için eşitlik, adalet ve özgürlük her insanın başlıca hakkıdır. Bu sebeple de Cumhuriyetle yönetilen İustitialiberta, Utopia’yı uyaran ve insanların refahı için yapması gereken değişikleri içeren bir öneri mektubu yolladı. Bu mektup Utopia’nın yönetim birimlerinden, insanlar arasındaki karşılıklı ilişkilere kadar birçok konuda Utopia’yı eleştirmekte ama aynı zamanda tavsiyelerde bulunmaktaydı. Yolladığı bu mektup üzerine saldırgan bir geri bildirim alan İustitialiberta Utopia ‘yayla savaşma gitmeden çözmek için elçiler yolladılar. Yollanan elçiler özel olarak seçildi. Her biri Utopia’nın giyimi kuşamı, gelenek ve görenekleri, görgü kuralları konusunda uzmanlaşmış kişilerdi. Uzun süren görüşmelerden sonra İustitialiberta elçisi Dominante (İspanyolca hakim demektir) Utopia’dan ayrılmadan önce son bir konuşma yaptı:
“Utopia, sahip olduğu zenginliklerle hayran kalınacak bir ülke olmasına rağmen insanlarının gözü boyanmıştır. İnsanlar bütün hayatlarını kuklalar gibi sadece kuklacısının istediği dansı yaparak geçirirler. İpleri kesmek ve her bir Utopia’lıyı gerçekten özgür bırakmak için Utopia kendini kökten yenilemeli ve iplerini kesmelidir. Tabi ki sevgili Utopia yöneticilerinin korkularını anlamaktayım. İpleri kesilen bir kukla en başta yere çakılır ama bir daha kalktığında devrilmez ve her biri birbirinden ayrı özel bireyler haline gelir. Utopia’nın şu anki durumu, halka şimdilik doğru gibi gelmesine rağmen bu bir aldatmacadır Utopia’da özgürlük yoktur. Yasalarınızda da belirtildiği gibi “Herkes her an herkesin gözü önündedir; memleketin yasalarına ve törelerine göre çalışmak ve dinlenip eğlenmek zorundadır.”(Madde 56). Evleri, kıyafetleri, hayatları aynı olan Utopialılar bir zaman sonra makineleşir. Peki makine nedir, sevgili dostlarım? “Makine herhangi bir enerji türünü başka bir enerjiye dönüştürmek, belli bir güçten yararlanarak bir işi yapmak veya etki oluşturmak için dişliler, yataklar ve miller gibi çeşitli makine elemanlarından oluşan düzenekler bütününe denir”. Makineleşen Utopia’da seri üretim sağlanır ve bu seri üretim devleti destekler fakat farklılığı, yaratıcılığı ve hayal gücünü yok eder. Bu özelliklerini kaybetmiş bir insan ise istediği kadar bilimle uğraşsın asla özgürlüğü olan bir insan kadar ilerleyemez. Sözlerimi Utopia’nın yakın bir dostu olan İustitialiberta’nın temsilcisi olarak söylüyorum. İustitialiberta Utopia’da EŞİTLİK ve ADALET sağlanana dek asla durmayacaktır ve sınırlarını sonuna kadar zorlamaya hazırdır.”
Bu sözleri üzerine İustitialiberta’ya dönen Dominante, Utopia’nın vahim durumu hakkında çok ayrıntılı bir rapor verdi. Bu rapor yaptığı kapanış konuşmasında bahsedemediği birçok konuya da değinmekteydi:
Utopia kendi kendini dolandırmaktadır. Herkesin kendi kendinin avukat olmasını sağlamak için yasa sayısı oldukça azdır. Bu durum birçok davada bir bilinmemezlik ve kaos ortamı yaratır ve bu durumun çözümü için Utopia yasaları: “Yöneticiler kurulu, akıllarını kullanarak, suçun ağırlığına ya da hafifliğine göre, bir ceza verilir” (Madde 76). Fakat insanların hak ve hukukları şahısların inisiyatifine bırakılmamalıdır.
Laiklikten uzak ola Utopia Yönetim sistemi, onların en derin yaralarından birini oluşturur. Utopia ‘da bulunan burthresalar yani başrahipler bütün Utopialılar tarafından seçkin, ermiş kişiler olarak görülür. Bu kişilerin yasalar üzerinde dokunulmazlıkları vardır. Bu durum halk arasında bir sınıf ayrılığı oluşturur. Utopia’da yargı birimi olarak Yönetim Kurulu’nun yanında başrahiplerinde yetkileri vardır; aforoz etmek gibi. Laik rejimden uzak olan bir yönetim şeklinde ilerlemek ve gelişmek imkânsızdır.
Utopia’da evlilik sadece ölümle son bulur. İnsanların kendi eşleriyle aralarındaki ilişki bir anlamda devlet kontrolü altındadır. İnsanların kiminle hayatını paylaşacağı kısıtlanmıştır. Bunu dışında özgürlüğün, mutlu, ideal yaşama sahip olması gereken Utopia’da köleler, sosyal hayatın en dibindedir. Örneğin katil işi olarak gösterilen kasaplığı sadece köleler yapar. Bütün Utopialılar günde 6 saat çalışırken, köleler için bu durum söz konusu değildir
Utopia’da aile planlaması oldukça katıdır. Bu planlamaya uymayan bir ailenin çocuğu onların elinden alınır ve başka bir aile yerleştirilir. Dışardan bakıldığında bu düzeni sağlasa bile geleceğimiz olan çocuklara zarar verir ve Utopia geleceğine verdiği bu zararla kendi kuyusunu kazmaktadır.
Dominante’nin verdiği detaylı rapor İustitialiberta yöneticilerini Utopia karşı savaş ilan etmeye karar verdi Bu kararın üzerine İustitialiberta hummalı bir hazırlık başladı. Donanmasını öyle geliştirdi ki, tüm donanma bütün Utopia adasını çevreleyebilirdi. Dillere destan bir ordu kurdu. Utopia ile aralarında bulunan Preparatio körfezinde bir hisar yaptırdı. Bu hazırlıkları sırasında en büyük farkı yaratan ise; İustitialibertalnın Utopialıların paralı asker olarak kullandığı Zapoleteleri satın alması ve kendi birimlerine bağlaması oldu. Bu hummalı hazırlık dönemi 12 ay içerisinden son buldu ve Utopia İustitialiberta ’ya yolladıkları bir elçiyle savaşmak istemediklerini ve bu durumun bir oturumla çözülebileceğine belirtti. İustitialiberta bu teklifi kabul etti ve orta nokta olarak İustitialiberta’nın Conponendi(Latincede anlaşma) şehri seçildi.
Oturum çok çetin ve tartışmalı geçti. Oturumun ilk haftası iki taraf içinde oldukça gergin geçti, insanların özgürlüğünü savunan İustitialibertalılar bu tür oturumlardaki inatçılıkları ve azimleriyle ünlüdürler. İlk haftanın sonunda hala bir sonuca varılamamış, Conponendi şehrinde yaklaşan savaşın dedikoduları dolanmaktaydı. Bu duruma son veren is İustitialiberta’nin çok önemli devlet adamlarından biri olan Lextir(yunanca hukuk demektir). Lex yaptığı konuşmada hem Utopialılara İustitialiberta’nın amacının sadece özgürlük olduğunu kanıtlamış, hem de Utopialıları değişmeye itmiştir;
“Kardeşimiz Utopia’yı bu çıkmazda görmek bizim için en büyük acılardan biri ama insanların özgür, eşit olmadığı bir dünyada yaşaması ise bizim için en büyük işkencedir. Utopia’nın şuanda sahip olduğu bakış açısı görünüşte mutlu bir devlet çizimi vermesine rağmen. Bu resim bozulmuş boyayla yazılmış bir resim gibidir. Bu boya zaman içerisinde aşınır ve eski parlaklığını kaybeder, bunun yanı sıra bozulmuş bu boya sahip olduğumuz kanvasa yani bir devletin temeline de zarar verir ve geri dönülemez bir hal alır. Utopia yönetim sistemiyle laik, insanların hak, hukuk, özgürlük ve eşitlik ilkelerine saygı duyan, rengârenk farklı, çeşitli boyalarla çizilmiş bir devlet olması gerekmektedir ve biz İustitialiberta bu devleti sağlanması için her şeyi yapmaya hazırız.”
Bu konuşmadan sonra oturuma 2 gün boyunca ara verildi, geri dönüldüğünde ise Utopia’nın yapılacak değişimleri kabul ettiğini ve İustitialiberta’nın her türlü yardımını çok kısa bir mesajla kabul ettiklerini belirtti:
“Kardeşimiz, yapılacak olan değişmeler için Utopia hazırdır ve sizden de yardımlarını beklemektedir.”
Oturumdan çok kısa bir zaman sonra Dominante kurduğu minik bir ekiple Utopia ’ya geri döndü ve Dominante bu uğurda o kadar çok çalıştı ki 2 yıl olarak planlanan değişim tam tamına 8 ay 3 gün sürdü.
Sonuç olarak tarihin çok kısa bir kısmını alan bu olay yüzyıllarca komşu devletlerin hayranlıkla baktığı bir olay haline geldi. İustitialiberta’nın kendi ülkesinden olmayan insanlar için bile bu kadar azimle çalışması insanların dilinden yıllarca düşmedi. İustitialiberta sonunda herkese özgürlük ve adalet için her şeyi göze aldıklarını kanıtladı.

Ecem GÜLERAY

Hayatta Gerçek Anlamda Var Olan Ütopya

Ütopya, gerçekleşmesi imkânsız ideal toplum yapısı tasarımına denir. Aynı zamanda olumsuz olarak da var olan bir kavramdır, distopya. Geçmiş dönemlerde birçok ütopya örneğine rastlıyoruz. Bunlardan bazıları; Platon’un ideal devlet yapısı, Farabi’nin erdemli toplumu ve Thomas More’un ütopyasıdır. Bu örneklerden Thomas More’unkini göz önünde bulundurduğumuzda ve kitabında da rastladığımız gibi bir sürü ütopik kavrama rastlıyoruz. Bu kavramların önemlilik derecesi herkese göre farklı olmakla beraber, bazılarına göre en önemli özellikler; savaş, erdem ve özel mülkiyettir çünkü bir toplumun ya da devletin ütopya olması için belirli statüler olmalıdır. Ancak ben bu görüşe kesinlikle katılmıyorum çünkü eğer bir toplumda statüler olup eşitlik olmazsa bu sorunlar çıkacak ve bu sorunlar savaş ve katliamları doğuracak böylece kazananlarda erdemli statüsüne geçeceklerdir.

Daha önce de belirttiğim gibi ütopyada sosyal statülere yer verilmemelidir. Bu sağlandığında, eşitlik sağlanıyor ve bu yüzden özel mülkiyet hakları ortadan kalkıyor. Aynı Thomas More’un yazdığı Ütopya kitabında da rastladığımız gibi Ütopya adasında özel mülkiyet yoktur ve bütün yerler, malzemeler, pazarlar, ürünler herkese aittir. Hatta bir toplumun özel mülkiyetten yoksun olması o toplumun para sıkıntılarının olmadığını ve böyle devam ederse olamayacağını gösteriyor. Kitapta bu konu bağlamında rastladığımız örneklerden biri evlerin çift kapısı olması ve bu kapılardan birinin sokağa bakarken diğerininse bahçeye bakması ve hiçbir anahtar ya da kilit kullanılmadığı için herkesin girip çıkabilmesi bu devletin aslında özel mülkiyete şiddetle karşı olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda bu evlerin on yılda bir aileler tarafından değiştirildiğini ve bu evlerin rahat ve huzurlu olduğunu gördük. Ayrıca aileler her sokakta bulunan halkevlerinde yemek yerlerdi ve bu halkevleri yaklaşık otuz aileyi içine alabiliyordu ve bu yüzden çok tercih ediliyordu. Ancak bu özel mülkiyetlerin bir tarafı yanlış gelmektedir bana. Eğer bu toplumda özel mülkiyet yok ise o zaman neden şehirlilerin evlerinin bahçeleri daha bakımlı olurdu?

Kitapta dikkatimi çeken bir diğer başlık ise Ütopya halkının savaşa karşı olan hisleridir:  “Ütopyalılar savaştan da vuruşmadan da pek hayvanca bir şey diye tiksinir, iğrenirler. Kaldı ki, bu işi insanların yaptığı kadar hiçbir hayvan yapamaz. Bütün öteki ulusların tersine, savaşta kazanılan şerefi şerefsizliğin ta kendisi sayarlar.” Ütopya halkı savaşa karşı çıksa da savaş için hazırlık yapmış ve talimler yapılmıştır ancak bu talimlere normalden farklı olarak erkeklerle birlikte kadınlarda katılmıştır çünkü Ütopya halkı her türlü olaya ve duruma hazır olmak isterlerdi. Savaşmak istemeseler bile bir şekilde topraklarını korumak ve köle durumuna düşmemek için kendi güçleriyle bu konularda başarılı olmak istemişlerdir. Aynı zamanda savaşmalarının başka önemli nedeni ise daha önceden arkadaşlarına yapılmış olan zulümlerin öcünü ve intikamını almaktı. Ütopya konu olunca kesinlikle ve kesinlikle savaş ve herhangi türlü bir eziyet olmamalıdır. Tam olarak bir ütopya olabilmesi için ne suç ne de ceza olmalıdır, eğer bunlar gerçekten var olursa ütopya da olmuş olur. Bu kitabın bir distopik özelliği ise savaşta eğer biri silah tutmuşsa o kişiyi köle yapıyorlar ama bu kölelik durumunu da bir şekilde olumlu hal aldırmışlar ve daha önceden köle olan bir kişiyi veya bir kölenin çocuğu bu adaya geldiğinde kesinlikle ve kesinlikle “özgür” sayılıyordu.

Bir kişinin erdemli olması o kişinin ahlaklı, alçakgönüllü, yiğit, doğru ve iyi olması gerektiğini gösterir ve kitabımızda erdemli olarak Tanrı görünmektedir. Bu adada din özgürlüğü vardır, adanın belirli bölümlerinde hatta bazı şehirlerin belirli bölümlerinde değişik tapınmalar olduğunu gördüğümüz halde adadaki genel çoğunluk ve adanın en “akıllıları” tek bir Tanrı olduğunu kabul etmiş ve ona “Baba” olarak hitap etmişlerdir. Tanrı hiçbir şekilde bilinmez, tanımlanmaz ve anlaşılmazdı. Tanrı her şeyin oluşumu; doğması, büyümesi, çoğalması ve ölmesiyle bilinirdi. Adada bu kadar farklı din ve tapınma olmasına rağmen herkesin inandığı “Mithra” denilen dünyayı yaratan ve yürüten olarak üstün bir varlığın olduğu kabul edilmiştir. Bu üstün varlık herkes için değişmekteydi ama bir konuda hem fikirdiler; bu üstün varlık insan aklının yetemeyeceği kadar üstün, erdemli ve alçakgönüllüydü. Ve bu üstün varlık hiçbir şekilde görülmemezlikten gelinmiyordu. Herkesin bu varlığı kabul etmesi bir düzen, ama farklı şekilde kabul etmeleri yine bir düzensizlik ortamı oluşturuyordu.

Bir sürü konuda aynı fikirde olmalarına rağmen yine de insanlar arası küçük düşüncelerin farklı olması o toplumun ütopya kategorisine girebildiğini göstermez çünkü bu düzen bir düzensizlik ve bu düzensizlik bir kaos ortamı yaratmaktadır. Yani gerçek anlamda bir ütopyaya ulaşabilmek için hiçbir şekilde yöneten olmamalıdır ve buna rağmen dünyadaki en büyük eserlerden biri olan Thomas More’un Ütopya’sında bile bir yönetici grup, bir başkent vardır. Ütopyanın bileşenlerinin yüzde yüz eşitlik ve beyin yıkaması olduğunu düşünüyorum çünkü yönetim olmadığı sürece her toplum bir kargaşa içine girer ve sonuç olarak ütopya başarısız olur yani distopya olur. Bu duruma günümüzden bir örnek vermek gerekirse en basitinden bir animasyon filmi olan “Wall-e” çok güzel bir şekilde bu zıtlığı yansıtmaktadır. Bu yüzden gerçek bir ütopya var olabilir mi ya da her ütopya bir distopya mıdır?

Ezgi Nur YILMAZ

Benim Mükemmel Ülkem

‘Ütopya’ kavramı ilk defa Thomas More tarafından dile getirilmiştir. Sözlük tanımı, idealize edilmiş devlet modelidir. Aslında Thomas More’dan önce böyle devlet modelleri yaratan insanlar çok olmuştur. Örneğin Platon Devlet kitabında da böyle bir devlet modelinden bahseder, ancak buna bir isim koyan kişi More olmuştur. Ondan sonra da insanlar ütopyalarını yazmaya devam etmiş, kendi ideal devletlerini anlatmışlardır. Ortaya o kadar çok değişik fikir çıkmıştır ki sadece tek bir ütopyanın imkansız olduğu anlaşılmıştır. Çünkü sorun söz konusu ütopyanın kime göre idealize edilmiş olduğudur.

Ütopya tamamen öznel olarak yaratılır. İnsanlar kendi kafalarındakini anlatırlar ama hiç kimseden onay beklememelidirler. Şu kabullenilmelidir ki; herkesin idealleri, istek ve arzuları farklıdır.

Benim de bir ideal devlet hayalim var. İşte şimdi sizlere bunu anlatmak istiyorum, benim mükemmel ülkemi…

***

Öncelikle bu ülkenin yönetim şeklinden bahsetmek gerekir. Benim ülkemde devlet yönetimiyle ilgilenen bir meclis var fakat bir hükümdar veya başkan yok. Meclis 50 yaşın üzerindeki üyelerden oluşuyor. Böyle olmasının nedeni onların herkese göre daha tecrübeli olmaları. Tüm halk tarafından sevilen ve sayılan bu yaşlılar meclisinin en doğru kararları alacağına herkes yürekten inanmış durumda. Yine de bir karar alınması gerektiğinde halk oylaması yapılıyor ve ülkece alınıyor karar. Fakat şunu da söylemeliyim ki; meclis ancak kırk yılda bir, çok önemli bir devlet meselesi veya savaş olduğunda toplanır. Çünkü başka zamanlarda gerek yoktur. Devlet kendi kendine, düzenli işleyişine devam eder. Tabi ki bunda en önemli rolü sadık vatandaşlar oynar.

Bu ülkede istisnasız, tüm vatandaşlar tarafından benimsenmiş ve korunan değerler vardır; mutluluk, hoşgörü, huzur gibi. İşte devletin işleyişinin sırrı bu değerlerdir. Herkes bunlara sahip çıkmaya çalışırken, doğal olarak devlet sisteminin de işleyişini sağlar. Bu değerlere sahip çıkmamak ise büyük suçtur. Kimse tarafından hoş görülmeyen bir durumdur. Suçu işleyen kişi tarafından bile! Aynen şöyle:

Suç işleyen kişi hemen tespit edilerek, aynı zamanda yargı işlerinden de sorumlu olan meclisin karşısına çıkarılır. Kesinlikle suçluya zulmetmezler. İnsanca karşılarına oturturlar, konuşurlar. Ta ki yaptığının kötü bir şey olduğunun farkına varana kadar. O da bu ülkenin bir vatandaşı olduğuna göre, değerlere onun da saygı duyması gerekir. İşte bunun farkına vardığı ve suçluluk duyduğu anda ondan da onay alınarak cezası verilir. O artık bir köle olur. Bu durumda ailesinden kopması ve orduya girmesi gerekir, kadın olsun erkek olsun, farketmez. Ordu konusuna birazdan geleceğim fakat önce bu ülkenin asıl yapı taşları olan ailelerden ve vatandaşlardan bahsedelim.

Bilinçli, sadık ve akıllı vatandaşların eğitimi çocukken başlar. Çocuklar 6 yaşına geldiklerinde, zorunlu eğitim başlar. Tabi ki ilk öğretilenler toplumsal değerler olur. Zaten doğduklarından beri ailelerinden gözlemledikleri bu değerleri tam olarak kavramaları ve benimsemeleri hiç de zor olmaz. Sonra asıl eğitim başlar. Öğretilen şeyler kesinlikle ezber değil, tamamen hayatın içinden şeylerdir. Çocukların kafası gereksiz bilgilerle doldurulmayıp, her zaman ihtiyaç duyacakları şeyler öğretilir. 16 yaşına gelindiğinde çocuklar mesleklerini seçip, sonraki 3-4 yıl boyunca o meslek üzerine eğitim alırlar. Genellikle son iki yıl stajyer olarak birinin yanına girerek uzmanlaşırlar. Böylece verimli bir eğitim hayatı geçirmiş olan çocuklar artık iş hayatına girmeye hazır duruma gelirler.

20 yaşından itibaren her vatandaş yetişkin olarak kabul edilir ve bazı yükümlülükleri olur. Bunlardan ilki, bir iş bulup çalışmaktır. Ülkede en önemli kurallardan biri, zamanı boşa harcamamaktır. Her An verimli bir şekilde kullanılarak, topluma bir yarar sağlamaya çalışılmalıdır. Her vatandaş bunun farkında olduğundan, eğitim hayatları sona erdiğinde hiç zaman kaybetmeden bir işe girerler ya da kendi işlerini kurarlar. Günlük çalışma süresi ise 6 saat olarak meclis tarafından belirlenmiştir.

Yetişkinlerin ikinci ve belki de en önemli yükümlülüğü ise aile kurmaktır. Her yetişkin mutlaka bir aile kurmak için çabalamalıdır. Denemeden de olmayacağı için mutlaka bir evlilik yapmak zorundadır kişi. Fakat tüm bu çabalara rağmen huzurlu bir aile ortamı sağlayamıyorsa, mutlu olamıyorsa, karşısındakini mutlu edemiyorsa, bu sorumluluğundan muaf tutulur. Bunun yerine, ona başka bir sorumluluk verilir: Orduya girip, asker olmak. Bundan sonra vatanını korumak üzere yetiştirilir ve tek kaygısı vatanı olur.

Birlik duygusu da önemli değerlerden biridir. Herkesin bir ailesi ve bir özeli olmasına rağmen tüm vatandaşlar tıpkı bir aile gibi bağlıdırlar birbirlerine. Örneğin biri yardıma muhtaçsa önce tüm şehir sakinleri onun için seferber olur. Yetersiz olursa tüm ülke seferber olur ama ne yapılır edilir o sorun çözülür.

Bu birlik ve beraberlik duygusunu pekiştiren en önemli ortam ise 2 haftada bir her şehrin merkezinde kurulan pazarlardır. O gün tüm şehir halkı orada olur, birbirlerini görürler, birlikte zaman geçirirler. Bu pazarların asıl amacı ise dokumacılık, marangozluk, tarım gibi faaliyetlerden elde edilen malların satışa sunulmasıdır. Satıcı kendi belirlediği kadar kâr koyarak satar mallarını, böylece emeğinin karşılığını alır.

Bu alışverişe her ailenin hem annesi hem de babası gitmek zorundadır. Çünkü aile için yapılacak her şeye birlikte karar vermek zorundadırlar. Bu da toplumda yıllardır yerleşmiş bir kuraldır ve kimse yalnız gitmeye cesaret edemez.

Alışverişin temel kuralı ise ihtiyaç duyduğun kadarını almaktır. Zaten bunu kimseye hatırlatmaya bile gerek duyulmaz, çünkü her vatandaş açgözlülüğe karşıdır. Herkesin ihtiyacı kadar alması gerektiği, gereksiz harcama yapmaması gerektiği görüşü hakimdir. Ayrıca bilinen bir gerçek de şudur ki; hiçbir mal ziyan olmaz, mutlaka ihtiyacı olan biri bulunur ve verilir.

Bu noktada akıllara şu soru gelebilir: Mal fiyatları veya işçilere verilen maaşlar insanlar tarafından belirleniyor. O zaman bir rekabet oluşur, sosyal sınıflar oluşur, zenginler fakirleri ezer. Bu durum nasıl engelleniyor?

En baştan beri söylediğim şu değerler var ya, işte burada da onlar yardımcı oluyor: Açgözlülüğe karşı olan bu duyarlı vatandaşlar sadece ihtiyaçlarını karşılamak için kullanıyorlar paralarını. Gerisini ise biriktiriyorlar. Yanlış anlamayın, meclis tarafından kurulmuş bir kural değil bu kesinlikle. Buna tamamen vatandaşlar kendileri karar vermişler. Bu paraları başkalarına yardım edebilmek için veya bir savaş sırasında meclise vermek üzere saklıyorlar. Ve gerçekten de işe yarıyor. Çünkü bu ülkenin o kadar çok düşmanı var ki! Huzur içinde yaşanabilen bir yer olmasını kıskanıyorlar. Dünyada artık böyle bir yer kalmamış. Devletler arası kurulan çıkar ilişkileri onları hızla savaşlara, çatışmalara sürüklemiş. Şimdi, ayakta kalıp mutlu olabilen tek ülke olan ülkemi de rahatsız etmeye, huzurunu kaçırmaya çalışıyorlar. Bu yüzden son senelerde ordu her zaman tetikte bekliyor.

Ama ne oluyor biliyor musunuz? Hiç savaşa girip kan dökmeye gerek kalmadan, saygıdeğer meclis üyeleri bir şekilde problem yaşanan ülkeyle görüşmeler yaparak onları savaştan soğutuyorlar ve böylece güç kullanmadan sorun çözülmüş oluyor. Bunun sırrını gerçekten kimse bilmiyor, herkesçe merak ediliyor. Meclis üyelerine sorulunca ise “Zeka ve hoşgörü en değerli hazinemizdir. Onlar olduğu sürece çözülemeyecek hiçbir problem yoktur.” diyorlar ve tam olarak ne yaptıklarını hiçbir zaman söylemiyorlar. Kimse de üstelemiyor ve “Vardır bir bildikleri.” deyip geçiyorlar. Zaten herkes biliyor ki zamanı geldiğinde öğrenecekler.

Son olarak ele almak istediğim şey, evrensel bir olgu olan din! Ülkede birden çok dine mensup insan var. Fakat herkes tarafından benimsenmiş bir görüş var ki o da, Dünya’yı ve evreni yaratmış ve işleyişini sağlayan bir güç, yani bir Tanrı olduğu. Tüm dinler bu inançta birleşiyorlar. Bu yüzden her dinden insanın ibadetlerini yapabilecekleri ibadethaneler var. Böylece ayrımcılık olmadan, azınlık-çoğunluk meselesi olmadan insanlar ibadetlerini yapıyorlar.

***

İşte böyle bir yer benim ideal devletim, ütopyam. Başta da söylediğim gibi, kimseden onay bekleyemem. Bu benim hayallerim, istek ve arzularım doğrultusunda yarattığım ütopyam. Sizin ütopyanız daha far

Irmak ÜNAL

Dönüm Noktası

Eylül’ün on beşiydi. Havalar soğumaya başlamak istiyor ama sanki sıcak hava bastırıyordu bu isteklerini. Sıcak, bunaltıcı bir havadan bahsetmiyoruz şu anda. Ilık bir pazar günüydü söz ettiğimiz. Abel, her zaman içtiği kahvesini eline almış, ayaklarını uzatarak bir yandan elindeki gazeteyi düzeltmeye çalışıyor, diğer yandan da masanın ucunda bulunan kitabı göz hapsine almış bir şekilde, kahvesini yudumluyordu. Her pazar karşı karşıya kaldığı rutinlerden biriydi bu da, her şey aynı gibi gözüküyordu şimdilik, doğru ya nereden bilebilecekti bugünün hayatını değiştireceğini. Gözlüklerini aradı odanın her bir yanına baktı, artık gözlüksüz okuyamıyordu, gözleri de yenik düşmüştü tıpkı onun gibi birden gözlüklerinin yerde olduğunu fark etti. Sol eliyle yerden yavaş bir hamleyle aldı gözlüklerini sağ eliyle de her zaman okuduğu gazeteyi kavradı avucunun içiyle. Fakat farklı bir ilan çarptı gözüne. Gazetenin ikinci sayfasının sol alt kısmında bir reklam gördü. ‘Nefes için buradayız’ sloganı altında hiçbir şey yazmıyordu. Simsiyah bir arka planın üstüne bembeyaz bir şekilde yazılmıştı bu yazı. Çok merak etti Abel bu reklamın ne olduğunu; çünkü kendi isminden bahsediyordu bu reklam. Abel’in anlamı da nefes demekti çünkü. Annesi koymuştu bu ismi, ama annesinin neden bu ismi koyduğunu bilmiyordu, daha doğrusu öğrenememişti hayatı boyunca. Annesi gözlerini yumarken yaşama, ‘bir gün öğreneceksin’ demişti. O gün den sonra her an bekledi öğrenmeyi, daha doğrusu öğrenebilmeyi ama artık kurcalamıyordu da hiçbir şeyi zamanı gelince öğreneceğini düşünmeye başlamıştı artık. Bütün bunlar aklının bir köşesinden geçerken, birden kapı çaldı ve kapıyı açtığında yerde duran bir zarfla karşılaştı. Mektubun üstünde sadece Abel yazıyordu el yazısıyla. Ne bir soy isim ne de bir adres vardı. Mektubu eliyle yavaşça açmaya çalıştı. Hızlıca, düşüncesizce yapılan hareketlerden hoşlanmazdı. Odaya geldiğinde mektubu açmayı başarmıştı. Yine oturduğu pozisyonu alarak, zarfın içindeki kâğıdı çıkardı ve gazetedeki aynı görüntüyle göz göze geldi. Bu zarfta sadece gazetede gördüğü sloganın yazdığı kağıt yoktu, kağıdın arkasına saklanmış uçak biletine benzer bir şey vardı. Bu bilete benzeyen şeyin üstünde karışık bir şekilde yerleştirilmiş sayılar vardı, gideceği yer yazmıyordu bu biletin üstünde. Bu kâğıdın arkasını çevirdiğinde ise şöyle yazıyordu. “Saat 16.45’te uçak seni almaya gelecek’ İnanamadı, neler olduğuna akıl sır erdiremiyordu. Birden masanın üstündeki kitabı hatırladı. Thomas More’un eseri Utopia’ydı. Nasıl bağdaştırmalıydı bu tesadüfleri bilmiyordu. Kendini kötü hissettiği anlarda bu kitaba sarılırdı, elinin altında dururdu bu kitap.16 yaşında annesini kaybettiğinden beri, onsuz yapamıyordu. Her an ihtiyaç duyuyordu bu kitaba. Şimdi ise kırk beş yaşındaydı. Annesinin ölümünün üzerinden yaklaşık otuz yıl geçmiş ama atamamıştı bu acıyı üzerinden. Birden bilete benzeyen kâğıda tekrar baktı ve bu olaya imkan veremedi. Biletin üzerinde yazan saat yani 16.45,onun hayatındaki dönüm noktalarını gösteriyor olabilirdi. Şimdi ne yapmalıydı bilemiyordu ya da ne yapmamalıydı onu da kestiremiyordu. Saat 16.35’ti.Sadece on dakikası vardı karar vermek için sadece on. Bütün her şey sanki birbirine bağlıydı. Birisi çözülürse, hepsi çözülecekmiş gibi hissediyordu vücudunun bir yerlerinde. Zaman geçmek bilmiyordu sanki gözlerini kapadı ve birden hayal etti neler olabileceğini ya da şu an ne halde olduğu geldi gözlerinin önüne.

İlk defa hızlı düşünüyordu, hızlı karar vermesi gerekiyordu. Bilmediği, karşılaşmadığı mekânlarda belki başka canlılarla karşılaşacaktı. Hep o hayal ettiği, Utopia kitabında da Raphael Hythloday’ın anlattığı yer canlandı gözünün önünde. Onun soy isminin gevezelik anlamına geldiğini biliyordu bu yüzden belki de gerçekten boş bir gevezelikti bu anlattıkları diye düşündü, doğru ya kitaptı bu kurgulanmış; ‘hiçbir yer’i’ anlatmak için gerçek dışı sembollere başvurulmuş olabilirdi. Fakat kafasını karıştıran niye böyle bir mektup geldiği olmuştu. Artık her şeyin teknolojik bir şekilde halledildiği bu çağda yaşarken bu mektup çok anlamsızdı onun için, olağandışıydı. Üstüne üstlük kendi adına gelmesi, kafasını daha çok karıştırmaya yetmişti. Saat 16.44 i gösteriyordu. Birden evinin ön tarafında, küçük bir uçakla karşılaştı. Tam bir uçakta denilemezdi buna uçağa benzediği doğruydu fakat gördüğü gelişmiş uçaklara dair hiçbir iz taşımıyordu. Yavaşça çıktı evinin kapısından, eliyle sıkı sıkı tuttuğu kapısının kolunu, yavaşça bıraktı. Sadece kapı kolunu da bırakmamıştı; her şeyi bırakmıştı, kahvesini bile bitiremeden masanın üzerine koymuştu. Uçağa hızlı adımlarla yaklaştı. Bir yanı nefes alamıyor, diğer yanı ise heyecanlı bir bekleyiş içerisindeydi. Uçağın kapısını açtı ve uçağa binerek hızlıca uzaklaştı kendinden, eski hayatından. Pişman mıydı bilmiyordu şu anda, bilinmeyen bir yere doğru yol alması en çok ürperti duygusunu harekete geçirmişti vücudunda. Vücudundaki her bir hücre, ürperti ve korkuyla sarılmıştı.

Uçağa bindiğinde kendi duygularını bastırmaya çalıştığı için daha doğrusu iç sesiyle konuştuğu için dış sesleri duymamazlıktan gelmişti. Bu yüzden birden ses duyunca kendine geldi. Bıraktı konuşmayı kendisiyle ve sola doğru dönerek, uçağı kullanan adamı incelemeye koyuldu. Bir şeyler söylemeye çalışıyordu, bu adam düşündüğü kadar da farklı değildi aslında sadece üzerinde görkemli, süslü kıyafetler yoktu. Sade giyinmişti, sanki gitmekte olduğu yerin temsilcisi olarak gönderilmişti. Sol elinde bir ip vardı. Bileklik gibi takılmış fakat kırmızı bir ipten gelişigüzel bağlanmıştı. Adam sakince konuşmaya başladı. “Biliyorum şu anda yaşadıkların, gördüklerin çok saçma gelecek sana, hiçbirinin gerçek olduğuna inanamayacaksın belki de. Benim geldiğim yer, aslında senin hayallerindeki yer, senin için hazırlanmış ve senin duygularından yola çıkılarak kurulmuş bir şehir, kasaba, köy. Ne demek istersen adına sen karar ver sadece şunu bil ki bu yer senin için, ‘Nefes alman’ için.” O anda Abel hiçbir şey söylemedi. Zaten söylemesine de gerek kalmamıştı. Çünkü gelmişlerdi bilinmeyen bu yere. Her şey çok yabancı geliyordu, bilmiyordu kimseyi ama buna rağmen daha çok benimsemişti burayı bildiği yerlere göre. Çok yakın ve tanıdık gelmişti burası ona. Şehir demek istiyordu fakat bildiği şehirler kadar gelişmiş değildi burası, köy diye hitap etmek istiyordu fakat o kadar da küçük değildi. En uygun sözcük kasaba olmalıydı herhalde. Evet, kasaba en iyisi diye düşündü. Bu kasabada gezinmeye başladı. Çiftçiler, köylüler vardı. Herkes bir yerlerden bir yerlere koşturuyordu, buna rağmen yüzlerinde gülümseme eksik olmuyordu. Aynı zamanda bütün çiftçiler aynı şeyi giyiyorlardı. Hiçbir kimseyi ayırt etmemeye çalışıyor gibi gözüküyorlardı. Birden yoldan geçen bir çocuk ve babası Abel’e gülümsedi. Babası’nın mavi tulumu, çiftçilerin kıyafetiyle aynıydı. Fakat küçük çocuğun giydiği yeşil tulum, gördüğü herkesten farklıydı. Üzerini incelediği çocuk, Abel’in gözlerinin içine bakarak : “Ben resim yapmayı çok seviyorum,bu yüzden beni sanatçıların olduğu kısma yönlendirdiler,sanatçılar hep bu renk giyerler işte ben de bu renk giyiniyorum” dedi.Abel bu cevap karşısında şaşakaldı.Çünkü küçüklüğünden beri hep resim çizerdi,ne zaman sıkılsa resme sıkı sıkı sarılırdı,nasıl Utopia kitabına sarıldığı gibi boya kalemlerini de öyle kucaklardı .Bir gün ressam olacağına dair hayaller kurardı,fakat aile büyükleri desteklememişti onu,izin vermemişlerdi hayallerini gerçekleştirmesine,onun bu yeteneğini ve hevesini köreltmesini sağlamışlardı adeta.Birden omzuna dokunan kolla irkildi.Omzuna dokunan bu adam,onu buraya getiren insanın ta kendisiydi.   “Gördüğüm üzere, etrafı incelemeye başlamışsın, biraz da ben yardım edeyim sana burayı anlaman için. Burada herkes kendi isteği doğrultusunda meslek seçerler. Yetenekli olanlar, yetenekli oldukları alanlara yöneltilirler. Bu yüzden de bir bakıma şehrin ihtiyaçları doğrultusunda yurttaş istediği zanaatı yapmakta özgür bırakılır. Burada herkes birbirine yardım ettiği için, aynı zanaat grupları aynı kıyafetleri giyerler. En fazla sekiz saat çalıştıkları için yorulmalarına olanak yoktur. Boş zamanlarda birlikte oturup yemek yenir, kimse yalnız bırakılmaz ve kumar gibi oyunlar oynanmaz.” Yalnız, sözcüğünü duyduktan sonra Abel irkildi. Çünkü biliyordu ki hayatı boyunca hep yalnız yaşamaya mahkûm bırakılmıştı, babası annesi ölürken, kumar oynamakla meşguldü. Eğer o iki zarı bırakıp gelseydi eve, belki annesini yetiştirebilirlerdi hastaneye belki de annesiz kalmazdı küçücük yaşta.İşte bu yüzden ‘Utopia’ kitabını daha da bağdaştırmıştı kendisiyle. Zar, iskambil gibi, budalaca ve zararlı oyunlarının hiçbirini bilmezdi. İlk defa bu kitapta karşılaşmıştı bu cümleyle. İkinci defa burada duyulunca irkildi. “Yalnızlık” ve “Kumar” ona çok yakın gelmişti ama bir hayli de uzaktakileri canlandırmıştı kafasında. Bir o kadar yakın ve bir o kadar da uzaktı bu kelimeler ona. Yolda gelirken, ‘bu senin nefesin’ diye söyleyen adama, buradaki insanların yaşayış biçimlerini duyduktan sonra tekrar inandı, bu onun nefesiydi sadece onundu, ona aitti; ama kafasında yine sorular vardı. Yaşayışları nasıl bu kadar mükemmel olabilirdi. Onlar başkalarına bu kadar iyi olsalar da başka devletler onlara karşı hep hoşgörülü olmayabilirdi. Hızlıca yutkundu ve sorusunu sormak için adamın yüzüne baktı. “Peki ya savaş çıkmıyor mu bu ülkede hiç, diğer komşu ülkeler size hep mi saygı duyuyorlar? Bu biraz imkânsız değil mi?” diye alaycı bir şekilde konuştu. Aslında kendisi de pişman olmuştu, böyle bir soruyu böyle bir tonla sorduğu için. Ama karşısındaki genç adam, hiçbir şekilde gülümsemesini kaybetmeden ustaca bir şekilde cevap verdi:

“Evet, dostum haklısın. Burada da savaş olur. Fakat bu savaşlar çok nadir çıkar. Çünkü biz diğer komşu devletlerle, hep konuşur ve onlarla ürünlerimizi paylaşırız. Biz savaştan nefret ederiz. Her aklı başından olan insan etmeli de öyle değil mi? Sana şu örneği vermek isterim. ‘Hangi insan, zalimin masumu alt etmesinden, azgın bir köpeğin ürkek bir tavşanı parçalamasından zevk duyabilir?’ Bu sözü bildiğin için söylüyorum dostum sana. Nasıl avcılık bu kadar aciz olabiliyorsa, savaşta bu kadar acizliktir. Çünkü hiçbir zaman güçlü, güçsüzü yenip; mutluluğa huzura kavuşmaz. İşte bu yüzden de savaşmadan önce biz onları toplumuza davet ederiz. Eğer yine de gelmek istemezlerse, işte o zaman başkalarının hayatlarına mal olmamaları için onları hayat bile denilemeyen yaşayışlarına son vermek zorunda kalırız.”

“ Seni anlıyorum sevgili dostum, hem de çok iyi anlıyorum.” dedi Abel. Çünkü o savaşa tanıklık etmişti, savaşla burun buruna gelmişti. Küçücük çocukların nasıl zalimce öldürüldüğünü biliyordu, keşke unutabilseydi o günleri; gerçekten de delicesine unutmak isterdi ama unutamamıştı, sadece burada unutabileceğini biliyordu ve sadece buranın yaralarına iyi geleceğini düşündü birden.

Saat 19.30’u gösteriyordu. Yemek zamanı gelmişti. Bu yüzden yemek yerine doğru koyulmuşlardı. Abel, çok acıkmıştı. Bütün hayatını düşünürken, bulunduğu sohbetin içinde benliğini bulmaya çalışırken, unutmuştu açlığını. Yemek yeri çok büyüktü. Küçük küçük masalar vardı. Daire şeklinde yerleştirilmişti bu masalar. Herkes yemeğini almış, fakat kimse yemeğine dokunmamıştı. Ortaya doğru bakıyordu bütün gözler. Birden ortada genç bir kadın belirdi. Bu kadın, konuşmaya başladı. Bugünün nasıl geçtiğini, eksikleri ve güzelliklerden bahsetti. Elini yukarı doğru kaldırıp bütün herkesi selamladı ve yerine oturdu. Elini yukarı doğru kaldırdığında kırmızı bileklik takıldı Abel’in gözüne. Herkeste vardı bu bileklik, onu buraya getiren adamda da vardı. Gözleriyle insanları incelediğini fak eden adam Abel’e dönerek: “Herkesin elinde var o bilekliklerden, çünkü o bileklikler bizim buraya ait olduğumuzu gösteriyor. Renginin kırmızı olmasının nedeni ise otuz yıl önce buranın kurucusu olan atalarımız, savaşmak zorunda kaldıkları insanların dökülen kanlarını temsil etmek için kırmızı rengini uygun gördüler. Şimdi soracaksın nasıl böyle bir düzen var diye,sen sormadan söyleyeyim.Burada özel mülkiyet diye bir şey yoktur.Bütün mallar hepimizindir,halkımızındır. Ortak ambarlarımız olduğu için kimse hiçbir şeyden eksik kalmaz. Bizi yönetenler, bu ambarların doluluğundan sorumludurlar. Yönetenlerden bahsetmişken, bizim bu kasabamızın yöneticileri gizli oyla seçilir. Demokratik bir seçim yapılır anlayacağın. Diğer kasabalarımızda da durum böyledir. Her ayın on altısında toplanıp bizi temsil etmek amacıyla toplantıya katılırlar.”

Bunları duyduktan sonra çok etkilenmişti Abel. Hiç gitmek istemiyordu buradan, buraya geldiğine o kadar sevinmişti ki, hayatında ilk defa bu kadar hızlı bir karar almıştı ve hayatını değiştirmişti bu karar. Bu kasaba onun hayal ettiği ‘hiçbir yer’di. Hep olmasını istediği, ama olamayacağını bildiği. Birden arkasını döndü ve kapıya çarptı. Evinin içindeydi, kapı aniden tekrar çaldı. Kapıyı yavaşça açtı ve aşağıya doğru eğilerek zarfı aldı. Bu zarf, ona gelen zarfın aynısıydı fakat içinde hiçbir şey yoktu. Zarfı alarak,odaya doğru yürüdü.Koltuğa oturdu ve yarım kalan kahvesi hala masadaydı.Gazete de daha açılmamış,okunmayı bekliyordu.Fakat “Utopia” kitabı açık kalmıştı.Kitabın sayfasını kendisine çevirdi ve karşılaştığı söze inanamadı.Şöyle yazıyordu kitapta: “Belki bizlerden daha başka düşenler olmuştur oraya.” Abel’in yüzünü sıcak bir gülümseme kapladı. Sanki gördüğü her şey ona aitmiş gibiydi. Her şey onun hayatıyla özleşiyordu. Akşam yemeğinin saati 19.30 bile ona dair izler taşıyordu.19 yaşında savaşa tanıklık etmişti, otuz yaşında kör kütük aşık olduğu aşkını kaybetmişti. Bütün sayılar onun hayatının dönüm noktasıydı. Kırk beş sayısı da artık bunlardan biriydi. Birden onu oraya götüren adamı düşündü, adamın ismi yoktu. İsmini bile bilmiyordu, her şey herkes onu götürebilirdi oraya bu yüzden belki de ismi yoktu diye düşündü. Tek bir nefes uğruna gidilen burası, hayatının en son dönüm noktası oldu. Bu günden sonra, artık ne zaman kendini kötü hissetse bu zarfa bakıp gülümsedi.Bu ‘hiçbir yer’ hayatının her yeri olmuştu.Soğumuş kahvesine baktı ve kahvesinin ilk yudumunda anlayamadığını isminin anlamını son yudumunu yudumlarken artık anlamıştı.

Selay YENER

Raphael ve Peter ile birlikteydim. Dün akşam gördüğüm rüya üzerine konuşmak istemiştim. Raphael’in Ütopya üzerine konuşması beni öyle bir etkilemişti ki, dün akşam Ütopya’ya benzer bir ülke gördüm rüyamda. Anlatmaya başladım.

“Dün akşam gördüklerim kendi fikirlerim miydi bilmiyorum ancak çok ilginç şeyler ile karşılaştım. En başta sizin gibi bir denizciydim, azgın denizlerle boğuşan. Ancak bizim amacımız farklıydı, ben balina avlayan bir gemideydim. Tutsaktan farkım yoktu orada, sonuçta ambar balina yağı ile dolana dek bir yere ayrılmayacaktık. İlk balinayı gördük ve yakalamaya giriştik. Benim rüyamdı sonuçta, ve bu yüzden oradaki en usta balina avcısı bendim. Ancak av bir anda bir kabusa döndü. Balinayı yakalamıştık ve yavaş yavaş gemiye çekiyorduk ki bir anda çekişiyle gemi yana yattı. Mürettebat kendilerini buz gibi suyun içinde buldu. Ben is kayıkta onları izledim. Orada öylece durdum. Ne kadar sürdü bilmiyorum ama ondan sonra uzun bir süre boyunca amaçsızca sürüklendim.”

“Sonunda karaya vardığımda beni oranın yerlilerinden biri karşıladı. Beni evlerine götürdü. İlk izlenimim oranın ne kadar korunaksız olduğuydu ancak oraya giderken sık ormanın içinden geçmiştik. Yolunu bilmeyen birisi için çok tehlikeli olabilirdi. Yerlilerin giysiler hemen hemen bizimkileri andırıyordu, ancak daha sade ve gösterişsiz idi. Ben orada kalmaya karar verdim ve uzun bir süre için orada kaldım.”

“Bu kalışımın sürecinde birçok farklı uygulamalar gördüm. Mesela bizden farklı olarak onlar ihtiyaç bazlı bir toplumdu. İhtiyaçları olan her ne varsa onu üretiyorlardı, fazlasını üretirse de ya kendi ülkesine ya da komşu ülkelere dağıtıyorlardı. Evleri ormanlarla çevrili olsa da bizimkiler kadar genişti, ve herkesin evi birbiriyle aynıydı. Bizim gibi lüks eşya düşkünü değillerdi, ama yine de kullanırlardı. Kullanan kişinin ise bir özelliği yoktu, sadece rahat bulduğu için bir ipek kıyafet giyerdi, görünüşü yüzünden değil.”

“Toplumun kuralları basitti. Herkes yasa altında eşitti. Bu kurallar genel konular üzerineydi ve esnetilemezdi. Ancak gelişmelere ayak uydurmak için değiştirilirdi. Yasaları değiştiren kurum ise genelde gençlerden veya döneme ayak uydurabilenlerden oluşurdu. Yargıç yoktu, onun yerine toplumun yaşlıları bir araya gelirdi ve her ne ceza gerekirse onu verirdi. Ölüm cezası nadiren verilirdi, genellikle Ütopya’da olduğu gibi kölelik cezası verilirdi. Bu cezanın sertliği cezayı alana bağlıydı, eğer o bu cezaya razıysa hafif, karşı gelirse ise ağır bir ceza olurdu. Kölelik cezası ilk defa bir yıl, bir daha suç işlenirse beş yıl, bir daha işlenirse ise sürgünle sonuçlanırdı.”

“Hayatlarının çoğunu avcılıkla geçirdikleri için askeri alanda onların üstüne yoktu. En gelişmiş teknolojiler de onlarda olduğu için onlara kimse kafa tutamıyordu. Savaş seven bir halk değillerdi ancak gerektiğinde var güçleriyle savaşırlardı.”

“Bilim olarak ise çok ilerlemişlerdi. Bizim buluşlarımızı ilerletmişler ve yepyeni icatlar ortaya çıkarmışlardı. Çoğunun işlevini hatırlamıyorum ancak bir tanesi başkasının gözlerinde görmeyi sağlıyordu. Onlar için bilim tek doğruydu, dinleri yoktu. Dini açıklanamayanları açıklayan olarak görüyorlardı, ve bu yüzden din onlar için deli saçmasından ibaretti.”

“Para birimi ya da ona benzer hiçbir şey yoktu çünkü hiçbir şeyin bir değeri yoktur. Herkes kendi ihtiyacını ürettiği için nadiren başkasından yardım ister. Fazla ürettiklerinde toplumlarını ya da başka toplumlara dağıtırlar. Yaşamlarını sürdürmekten daha önemli bir şey yoktur onlar için.”

“Toplum bir tek bilime değil, bütün sanatlara önem verir. Lüks düşkünü değillerdir ama zevk düşkünüdürler. Sanat ve edebiyatla uğraşan bir sürü insan vardır. Alkol gibi alışkanlıklar teşvik edilmez ve içilirse de kontrollü bir şekilde içilir.”

“Doktorların hayat kurtarması kutlanır ancak doktorlar da bütün diğer meslek gibidir. Hastalar genellikle başarıyla tedavi edilir ancak bir insan çok acı çekiyorsa ve öleceği kesinse isterse daha çabuk bir ölümü seçebilir. Ölen insanları mezarlara gömerler ancak hiçbir mezar taşı yoktur. Ölüm ve doğumu normal hayatın bir parçası olarak görürler ve her kim ölürse ölsün ailesi onu gömer. Sıradan bir olay olduğu için ölenlerin arkasından ağlanmaz, onların ruhunun özgür olduğuna inanılır ve onlar  için mutlu olunur.”

“Toplumu denetleyen bir düzen sağlayıcı yoktur, insanlar birbirlerini denetler, ve bir insan kötü bir şey yaparsa bunu gören insan onu bildirir. Toplumun güvencesini koruyacağı için bunu yaşlılar konseyinin bir üyesine bildirir ve onlar da bu adamı çağırır ve onun kaderine karar verirken yaşlılar konseyi ve adam dışında kimse olmaz. Bir adam köleliğe mahkum olursa normal yaşamını sürdürür. Kendisi ve iş arkadaşları dışında kimse bunu bilmez. Köleler toplumun bir alt sınıfı değildir ama bir insan köle olmaktan genellikle mutlu olmaz, çünkü normal yaşamın şartları zaten bayağı iyidir. Aç gözlülük yüzünden genellikle insanlar ceza alırlar. Sonunda sürgüne kadar giden bir yoldur. Bu yasalar yüzünden sürgüne giden kimse olmamıştır, genelde insanlar ikinci sefer köle olduğunda derslerini alırlar. Kölelerin işleri daha ağır işlerdir, odun kesip taşımak, madenlerde çalışmak gibi. Ama köleler iyi niyetli olursa daha hafif işlerde de çalışabilir.”

“İnsanlar genellikle gezilere kendi istekleriyle çıkmaz. Geziler başka ülkeleri, insanların hiç ayak basmadığı yerlere olabilir. Bu gezilere özel olarak eğitilmiş uzmanlar gönderilir, onların yanında da yardımcı olmak için birkaç köle olabilir. Bu gezileri yeni şeyler keşfetmek isteğiyle yaparlar ve iyi sonuçlar alırlar. Mesela çok uzaktaki bir ülkeye giderler ve oradan yönetim için ya da daha etkili çalışma yöntemleri alabilirler. Daha besleyici hayvanlar ve bitkiler aldıkları da olur. Gezilerin amacı topluma bir yarar sağlamaktır. Bu bir fikirde olabilir, bir madde de olabilir.”

Kısaca olsa da bir miktar anlattım rüyamı onlara. Beğenmişe benziyorlardı anlattıklarımı. Biraz da sohbet edip ayrıldım oradan sonra.

Sinan Ertem

Mentalis

Raphael’in engin bilgileriyle anlattığı ülke olan Utopia’yı anlatmasının üzerinden iki hafta geçmişti ve hala aklımın bir köşesinde Utopia’yı tartıyor ve eleştirmeye çalışıyordum. Tam çıkmaza geldiğimde onunla tanıştırdı Raphael beni. Raphael’in yıllarca görmediği ve tıpkı onun gibi gezmiş görmüş biriydi. Bay Oculus da Raphael’le birlikte yola çıkanlardanmış ancak sonra yolları ayrılmak zorunda kalmış ve Oculus da hayatının büyük bir bölümünü gezerek geçirmiş.

Bir ikindi zamanı evimin zili çalındı defalarca. O sırada dostum Peter’dan ödünç aldığım bir kitaba dalmıştım. Kapıyı açtığımda karşımda Bay Oculus ve Raphael’i buldum. İkisi de çocukların oyuncak kavgası gibi eğlenceli bir tartışmaya tutulmuşlardı. İşte ilk o zamandı Bay Oculus’la tanışmamız… Dostumu ve arkadaşını içeri davet ettim ve tartışmalarının nedenini anlamak için kulak kesildim. Raphael sonunda bana döndü ve arkadaşını tanıttıktan sonra durumu anlatmaya başladı:

“ Dostum Morus, Oculus ile sohbet ederken, en doğru düzen hakkında alevli bir tartışmaya girdik. Ben Utopia’yı ve orada gözlemlediklerimi onunla paylaştım ancak o daha doğru düzeni ve sistemi olan bir başka ülkeden bahsetti. Ben maalesef Oculus’un  anlattıklarını yorumlamakta zorlandım bu nedenle üçüncü bir göz olarak senin fikrini almak istedik. Oculus, lütfen anlat gördüklerini ve Morus da böylece tartışmamızda yerini alsın.”

Böylece Bay Oculus hararetli ama bir o kadar da kibar bir biçimde anlatmaya başladı:

“ Ben, Raphael’e aslında Utopia’dan çok da uzak olmayan bir ülke olan Mentalis’i anlattım ve arkadaşımın bu kadar önemsediği bir kişinin fikirleri benim için önemlidir. İlk olarak kısaca tarihine değinmeyi geneli anlama açısından etkili buluyorum. Bu nedenle ilk başta tarihine değineceğim. Mentalis benim gibi bir viatorun macera arayışı nedeniyle dağcılık yaparken keşfettiği bir dağ-adaymış. Ancak daha sonra burada yerleşim teşvik edilmiş ve böylece yavaş yavaş bir köy, daha sonra bir şehir en son da bir ülke yaratılmış. Kuruluşu çok eski tarihlere dayanır. Hatta oradaki Tempus Centrum’da okuduğum ‘Mentalis Date’ kitabına göre Mentalis, Atlantis’in komşusu olan ve yine Atlantis’in arkasında kalmış olan dağların tepesine kurulmuş bir ülkeymiş. Ancak zamanla suların yükselmesiyle Atlantis sular altında kalınca Mentalis’in kurulduğu dağ bir ada olmuş. Yine bu kitaba göre en çok ilişki kurulan devlet Atlantis imiş ve tufandan sonra kırk gün kırk gece Atlantis için yas tutulmuş.

Tamamen bağımsız olan bu devletin kurulduğu dağlar o kadar yüksektir ki suların üzerinden görülmesine rağmen ulaşması çok zor neredeyse imkansızdır. Dağların tepesinde olduğu için iklim olarak hep soğuk ve yağışlıdır. Bu doğa koşulları altında zorlukla kurulmuş bir medeniyettir Mentalis. Sevgili Raphael’in dilinden düşüremediği Utopia’sı gibi verimli toprakları ve rahat uyum sağlanabilecek bir iklimi yoktur. Mentalisliler tüm problemlere, acılara ve sıkıntılara hep birlikte göğüs germiş bir toplumdur.

Şehirlerin düzeni deniz minarelerinden esinlenilmiştir ve sarmal yapıdadır. En ortada Cerebrum yani yönetim ana merkezi vardır. Cerebrum, deniz minaresi şeklindedir ve yetmiş derecelik bir açıyla göğe yükselir. Açık pembe, turuncu, ten rengi ve beyaz renklerdedir uzakdan bakıldığında gerçek gibi bir izlenim verir. Bütün devlet işleri buradan yürütülür ve Cerebrum’un etrafında iletişimi kolaylaştıran binlerce kablo dolanmıştır. Huzur verici olduğu kadar korkutucudur da!

Cerebrum’un etrafında geometrik açıdan kusursuz olan açık mavi yerım daireler bulunur. Bu yarım dairelerin hepsi halkın yararlanması için yapılmış gelişim merkezleridir. Bu merkezlerde insanların, günlük işlerini bitirdikten sonra zaman geçirdiği yerlerdir. Tarih, matematik, edebiyat, bilim, sağlık, güzel sanatlar, felsefe, devlet işleri gibi sayısız merkezde insanlar hoşlandıkları şeylerle ilgilenir veya ileride yapmak istedikleri meslekler hakkında eğitim alırlar. Bu merkezlere ‘Centrum’ denir. Bunlara tekrar değineceğim merakta kalmayın sevgili Morus.

Cerbrum ve Centrumlar ülkenin en ortasındadır ve bu bölge başkenttir. Başkente kalp anlamı taşıyan “Cor” adı verilmiştir. Cor’un etrafında küçük şehirler vardır. Her şehrin merkezinde bir “Vas” vardır. Vas’lar hem bölgenin yönetimini sağlar hem de Cerebrum’dan gelen erzakları ve bilgilendirmeleri yaymakla görevlidirler. Tüm şehirler Vasların etrafında sarmal bir yapıda genişler ve bu sarmallar da Cor’un etrafında sarmal olarak genişler. Utopia’daki gibi cetvelle çizilmemiştir sokaklar. Hep bir eğrilik vardır şekillerde… Vaslar dev inci taneleri gibidir. Aynı renk ve parıltıya sahiptirler. Şehirlerin hepsi birbirine benzer…

Şehirlerde yalnızca işyerleri ve iki katlı kutu gibi evler vardır. Bütün evlerin dış cephelerine  farklı sanat eserleri çizilmiştir. Sokaklarda yürürken her evin duvarları başka bir hikaye anlatır, başka bir duygu hatırlatır insanlara. Sokaklar her gün temizlenir ve yolların altına bir ısıtma sistemi döşenmiştir bu nedenle ne kadar kar yağsa da yollar da kar tutmaz ve insanlar soğuğu aşırı hissetmezler.

Mentalis’in yönetiminin çekirdeğinde bilim ve akılcılık vardır. Teknolojik olarak dünyadaki en gelişmiş ve güçlü ülkedir. Tek geçim kaynakları sanayinin ihracatından elde edilen gelirdir. Bunun başlıca sebebi kurulduğu coğrafyanın verimsiz ve yüksek olmasından kaynaklanan tarım ve hayvancılık problemleridir. Dostum Raphael’in Utopia’sı gibi değildir anlayacağınız.

Mentalis’te her şehrin bir başkanı vardır. Bu başkan, bir diğeri emekli olunca iş başına gelmek üzere doğumundan itibaren çok özel bir eğitim görür Bu kişiler devlet tarafından atanır ve ‘Pons’ adıyla anılırlar. Bu kişiler gün boyu Vaslarda şehir yönetimi üstünde çalışırlar ancak Mentalis’te yaşayan her vatandaş gibi paydos sonrası Centrumlarda kendi ilgi alanları üzerinde yoğunlaşırlar ve aynı evlerde kalırlar. Ponslar her haftanın çarşamba günleri Cerebrum’da toplanırlar ve aynı zamanda da ‘Ruber’ adıyla bilinen milletvekiliği görevini üstlenmiş olurlar. Ruberler ile meclis toplanmış olur. Her toplantıya bir başka Ruber başkanlık yapar ve her beş yılda bir Ruberlerin yaptığı bir oylama ile bir ana başkan seçilir. Bu kişi ‘Sanguis’ diye bilinir. Sanguis latincede kan demektir. Kan, saçma bir isim gibi düşünülse de vücudun kusursuz yapısının çalışma sebebi olduğundan aslında uygun bir kelimedir.

Mentalis’te anayasalar adaletli ve eşitlikçidir. Yasalar detaylıdır. Az yasa olması gerektiği fikrine inanmamaktayım maalesef. Kelimenin azlığı, kişilere kurallarda açık bulma ve kelimelere yeni anlamlar yükleme şansı tanır. Bu nedenle Mentalisli dostlarım uzun yasaların varlığını uygun bulmuşlardır. Ayrıca Utopia’daki “her birey kendini savunur” fikrini de Mentalisliler doğru bulmaz. Kanun, toplum hayatını doğru bir şekilde düzenlemeyi amaçlayan kısıtlamalar ve özgürlükler bütünüdür. Kanun önünde doğru bir yargılama için bunun eğitimini almış kişilerce üzerinde çalışılıp bir yöntem içerisinde yapılan mahkemeler ancak adalete ve eşitlikçiliğe toplumu taşıyabilir.

Hukuk alanında görevliler, hukuk eğitimi veren Lex Centrum’da görev yaparlar. Davalar, Cerebrum’un en alt katında görülür. ‘Causidicus’lar –avukatlar- Mentalis’in ayaklarından biri olarak tanımlanır.

Buraya kadar Utopia ile benzer ve farklılıkları olan bir ülke anlattım. Fakat asıl gariplik burada başlıyor…

Mentalis’in teknolojisinin çok gelişmiş olduğundan bahsetmiştim. Mentalis’i asıl ayakta tutan Bilim Merkezi’dir yani Scientia Centrum… Burada daha sonra da değineceğim gen çalışmalarının yanı sıra adaletin sağlandığı yer olarak Mentalis için Cerebrum kadar önemlidir. Mentalis’te hapishaneler ya da toplum hizmeti gibi cezalar yoktur. Suç işlediği mahkemelerce kanıtlanan kişiler Scientia Centrum’a getirilerek suçu taşıyam genler silinir. Bu iyileştirme kısmıdır daha sonra ise suçlunun güzel bir anısı silinir. Bu anıyı kişi seçemez ve böylece hangi anısının silindiğini asla bilemez ve kalbinde hep bir boşlukla gezmek zorunda olur. Neden doğuştan silmemişler diye sorabilirsiniz. Çok kolay! Mentalis’te özgür irade ve düşünce önemlidir. Yalnızca meslek seçiminde dolaylı bir kısıtlama vardır. Bunun dışında herkes eşini, düşüncesini, boş zamanını nasıl değerlendireceğini vb. seçmekte özgürdür.

Utopia’lılar gibi Mentalisliler de onurlu ve birbirini seven, saygılı insanlardır. Suç oranı çok çok düşüktür bu nedenle causidicuslardan oluşmuş ayrı bir danışma meclisi bile vardır. Bu meclis yasa tasarısı ve toplumsal düzeni geliştirmek için fikirler üretir. Ruberler de haftalık toplantılarında bunları değerlendirmeye alırlar.

Sevgili Morus ve Raphael, devlet demişken diplomasiden bahsetmemek olmaz. Mentalisdeki hiçbir Sanguis’in şu ana kadar fethetme ve topraklarını büyütme gibi bir hırsı olmamıştır. Diğer ülkeler de Mentalis’in sağladığı teknoloji ticaretinden gayet memnun olmaları sebebiyle Mentalis’i ele geçirip bu düzene ve sanayiye sahip olma gibi bir amaçları yoktur. Ama Mentalis Date’de öğrendiğim kadarıyla eski zamanlarda birkaç kere savaş çıkmış ve tüm halk ordu olarak kullanılmıştır. Zaten teknolojisi gelişmiş olan bir ülkeye açılan savaşın sonucu tabiki yenilgi olacaktır. Mentalisliler normalde silah üretmezler yalnızca korunma amaçlı olarak üretilmiş silahları vardır. Ancak bu silahlar günümüzde hiçbir ülkenin yapamayacağı kadar güçlü ve karmaşık silahlardır. Tabii coğrafik olarak da değerlendirmek lazımdır durumu; Mentalis etrafı denizlerle çevrilidir ve bu denizlerin altında da tıpkı Utopia’nınki gibi tepeler ve dağlar vardır ayrıca ülke de bir dağın tepesindedir. Bu faktörlerde Mentalis’in işgal edilmesini zorlaştırır hatta imkansız hale getirir.

Mentalis uluslararası ilişkilerde uyumlu olmasına rağmen hiçbir vatandaşının emekli olana kadar ülkeden ayrılmasına izin vermez veya hiç kimsenin ülkeye giriş yapması onaylanmaz. Bunun nedeni herhangi bir casusun ülkeye giriş yapmasını ya da bir vatandaşın başka ülkeler tarafından teknolojiyi ele geçirmek için rehin alınmasını önlemektir. Bunun kuralın nedenini bilen Mentalisliler devletin kendilerini korumaya çalıştıklarının bilincinde olup buna göre davranırlar. Emekli olanlar istedikleri zaman ayrılabilirler ancak geri dönemezler. Bu nedenle çok az vatandaş doğduğu toprakları terk etmiştir.

Utopia’daki gibi başka şehirlere gitmek için izin almazlar çünkü kimse kendi şehri ve Cor dışında bir yere gidemez zaten gitmelerine de gerek yoktur. Şehirler yalnızca uyudukları ve çalıştıkları yerlerdir ayrıca hepsi birbirinin birebir aynısıdır. Sevgili Morus bana şaşırmış gölerle bakıyorsunuz. Sanırım ulaşımla ilgili sorularınız var. Hemen açıklayayım.

Fabrikalarda mesai bitince herkes vehiculum denilen araçlara biner ve bu araçlar dünyanın başka hiçbir yerinde yoktur. Çok hızlıdırlar ve ülkeyi bir baştan diğer başa dolaşmaları bir saat sürer. Bu araçlara özel yollar yapılmıştır. Yine bu araçlarla Vaslara erzak dağıtımı yapılır.

Daha önce erzak dağıtımı olduğundan bahsetmiştim. Utopia’daki gibi burada da herkesin eşit yemeği, kıyafeti, hakları ve olanakları vardır. Toprak verimsiz olduğu için tarım ve hayvancılık ürünleri ithal edilir ve Cor’dan Vaslara dağıtılır.

Bir Mentalislinin hayatı nasıl geçer peki?

Bir Mentalislinin hayatı bir Utopialınınki kadar zor ve bürokrasiyle dolu değildir. Bir Mentalis vatandaşı Cor’daki Sanitas Centrum’da yani sağlık merkezinde doğar ve Scientia Centrum’a gönderilir. Burada iki gün boyunca kalır. Bilim merkezindeki görevliler bebeğin genleriyle oynayarak toplumun ihtiyacı olan hangi meslekse o mesleğin gerektirdiği yeteneği ve o mesleği yapmak için gerekli olan ilgiyi bebeğe kazandırır. Böylece bebek mesleğini seçme yaşına geldiğinde zaten ilgili olduğu meslek topluma gerekli olan meslek olur. Bebek daha sonra ailesiyle beraber kendi şehrine döner. 5 yaşında Cor’da okula başlar ve 15 yaşına kadar herkesin ortak almak zorunda olduğu eğitimi alır. Okuldan sonra Centrumları gezer ve kendi ilgili olduğu mesleğin arayışına girer. 15 yaşında mesleğini seçer ve bu meslek zaten planlanmış olduğu için hemen meslek kazandırma merkezleri olan Disciplina’lara başlar. 20 yaşına kadar burada mesleğine başlaması için gerekli olan eğitimi alır. Daha sonra kendisine bir ev verilir ve artık bir birey olarak toplumda yerini almıştır.

Bir Mentalislinin günlük uymak zorunda olduğu bir program vardır. Bu programa göre günlerinin üçte birini mutlaka fabrikalarda geçirmek zorundadırlar. Geri kalan zamanın 4-5 saati Centrumlarda geçirilmelidir. Günün gerisi bireyin serbest zamanı olarak nitelendirilir. Bu zamanda Centrumlarda 15 yaşına kadar aldığı eğitim sayesinde seçtiği mesleği icra eder. Böylece hem toplumun ihtiyaçları karşılanmış olur hem de Mentalisliler için bu zaman kendilerini dinlendirme yöntemi olarak kullanılır. Utopia’daki gibi zorlu bir iş programları yoktur. Ancak iki iş zorunluluğu yönünden Utopia’ya benzer.

Fabrikalardan da bahsedeyim de merakta kalmayın. Fabrikalara Musculus denir. Musculuslarda makinelerin yardımıyla ülke için gerekli olan ve ihraç edilecek ürünler üretilir. Bu teknolojinin gelişmesinde ferrum maden yataklarının da büyük bir rolü olduğu yadsınamaz. Musculuslar, insanların güne başladıkları yerdir. Her günün belli bir bölümü buralarda geçirilmek zorunludur. Bu fabrikalar şehirlerin dışında bulunur ve gün batımı rengindedirler.

Anlatacak çok şey var ama zaman kısıtlı… Baksanıza hava kararmış bile! Dostum Raphael, Utopia’dan daha doğru bir düzen olduğunu düşündüğüm Mentalis’i anlatmaya çalıştım. Tamamen özgür iradeye, adalete ve eşitliğe bağlı bir düzen ve bir millet gözlemledim. Kimse devlete ve kendinden başka birine sorumlu değil. Herkesin ekonomik olarak eşit olması ve ülkede her daim bolluğun olması, toplumda yıllardır hiç bozulmamış, zarar görmemiş bir dayanışma ve huzuru sağlamıştır. Utopia’daki gibi birey ailenin büyüğüne, syphograntlara vs. sorumlu değildir. Hiyerarşi yoktur. Herkes eşit şartlarda yaşar. Sanguisler de herkesle aynı evde yaşar ve aynı günlük programı uygular. Böyle bir düzen bence ütopik bir düzendir.

Sevgili Morus siz objektifbir göz olarak ne düşünüyorsunuz Mentalis hakkında?”

Sözlük


Causidicus – Avukat

Cerebrum – Beyin

Date – Tarih

Ferrum – Demir

Lex – Hukuk

Mentalis – Akıl

Merkez – Centrum

Musculus – Kas

Oculus – Göz

Pons – Köprü

Ruber – Kırmızı

Sanguis – Kan

Sanitas – Sağlık

Scientia – Bilim

Tempus – Zaman

Vas – Damar

Vehculum – Taşıt

Viator – Gezgin

Gökçe GEYLAN

Thomas More : Utopia

Bir adam düşünün, aydınlanma ve rönesans çağının kalbini oluşturan… Aynı adam ki, son derece dindar, neredeyse sofu denecek bir kişiliğe sahip olsun ve koyu katolikliği ve hıristiyanlığa gelecek zarar için bölünmeye ve Anglikan kilisesinin oluşumuna karşı çıkıyor olsun, bunun yanında da tarihteki ilk sosyalist (ve dolaylı yoldan komünist) olsun… Gene bu insan, bütün çağdaşları tarafından varolabilecek en neşeli ve en keyifli insanlardan biri olarak nitelensin…
Bunlar yetmezmiş gibi din uğruna kendisini en sevenlerden olan 8. Henry tarafından kafası kestirilsin ve 400 yıl sonra Katolik kilisesi tarafından Aziz ilan edilsin…İşte Thomas More böyle bir insan…Yaşanan kafa karışıklığı oldukça doğal, bu yüzden öncelikle bu haftaki
başyapıtımız Utopia’yı inceleyelim önce…

Evet, günlük hayatımızda da zaman zaman kullandığımız ütopya kavramını yaratan kişidir kendisi. Utopia kelime anlamı olarak “hiçbir yer” anlamına gelir, More tarafından yaratılmış bir ülkedir. Eserin ikinci bölümünde ayrıntılarıyla bütün düzeni anlatılan ve çağın ülkelerinin durumuyla karşılaştırılıp ne kadar yüce bir yer olduğu gözler önüne serilen bu ülke, modern zamanların (yaklaşık 1500’ler civarı) ilk ortak komün yaşam örneğini sunan ve bu yönüyle başta Marx olmak üzere bir çok düşünürü etkilemiş olan bir yerdir.

Kitabın birinici bölümündeki kurgusal olayların çoğu, o dönemde ya da More’un kişisel hayatında olan olayların birer simgesi olarak yer almaktadırlar. Elimde bulunan Türkiye İş Bankası Yayınları çıkışlı kitap çok güzel bir şekilde Azra Erhat’ın Utopia üzerine olan kapsamlı bir çalışmasını da içermekte, ki zaten kitabın yarısını bu inceleme oluşturuyor. Dönem, Thomas More ve altmetinler hakkında ayrıntılı bilgiler sunan bu araştırma, kitabın ve geçtiği zamanın anlaşılmasına çok büyük yardımda bulunuyor.

Utopia nasıl bir yerdir? diye başlayan bir paragarafla Utopia’yı anlatmak isterdim ancak sanırım bu kitabın tamamını özetlemek gibi bir duygu. Ancak bu ülkeyi okuyup da (bazı eksikleri olsa da) günümüz dünyasından uzaklığını ve aslında ne kadar da güzel olabileceğini düşünmemiş olan çok az kişi vardır.Ütopyalar güzeldir, hayal etmesi zevklidir… Ya distopyalar? Başka bir yazıda, onlardan birinde buluşmak üzere…
İyi okumalar…

Kaynak: http://www.kanguncesi.com/kgv4/makaleler/kitaplik/thomas-more-utopia

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.